okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for August, 2008

Bismillahirrahmanirrahim – 1

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 29 - 2008

1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
2) Bütün dinler “bir”dir.

İddialı söylemler olsa da bu fikirlerin dayanaklarını sunmaya hazırım. Aslında sayısız yazı yazabileceğim bir konuda ilk yazılarımı ardarda yazarak bir yerinden başlamış olmak istediğimden iki temel fikri paylaşarak açılış yapmak istedim. İki aşamada genel hatlarıyla değinip geçmek istediğim bu temel fikirleri iki yazı halinde açıklamak ve ileride yavaş yavaş (konunun içeriği ve kapsamı gereği) ayrıntılarından bahsetmek istiyorum.

“Hepimiz Tanrı’ya inanırız.” Bu sözün açıklaması aslında basit bir çocuk bilmecesi yaklaşımı ile de bulunabilir. Burada ilk ele alınması gereken, “Tanrı” sözcüğünün özünde yatan anlamdır. Tanrı, eski Türkçe bir kelimedir ve yine bu coğrafyada sıklıkla kullanılan ortadoğu kökenli “İlah” kelimesi ve batıda sıkça duyduğumuz “God” kelimelerinin eşanlamlısıdır. Aslında net bir tanım değildir ve özünde inanılan en kutsal ve üst kudret ve güç kaynağı ne ise, genellikle onu temsil eden sözdür.

Müslümanlık bize tek ve asıl Tanrı kavramını “Allah” sözcüğü altında toplar. Kökeninin “La İlah” olduğu yaygın şekilde savunulur ki bu da İngilizce’de “The God”, Türkçe’de yaklaşık olarak “Tanrıların Tanrısı”, “O” veya “Asıl Tanrı” arası bir tanıma denk gelir. Eski Mısır’da bu tanıma en yakın tanrı, “Ra” ismi ile anılır. Aslında Güneş tanrısı olarak anılsa da müslümanlıktaki esmalardan “Rahim”e denk gelir. Burada çoğu zaman düşülen yanılsama çok tanrılı dinlerde tanrıların ayrı ayrı olduğu varsayımıdır. Bu konuya diğer yazılarda değinmek üzere uzatmadan Antik Yunan mitolojisine ve oradaki üstün tanrı “Zeus”a geçmek istiyorum. Tanrıların babası, en kudretlisidir Zeus. Biraz daha kuzeye gittiğimizde de Viking tanrısı “Thor” o bölge mitolojisinde insan yapısındaki tanrılardan en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Burada yine ayrıntısına girmeden belirtmeliyim ki Thor ile Zeus aslında aynı yapıda değildir. Zeus Tanrıların başındadır fakat Thor tanrıları yönetmez, yönlendirmez. Yanlızca en etkin ve güçlü tanrıdır. Hepsini, “arkası yarın” diyerek yalnızca değinerek geçmek istiyorum.

Esas konumuza dönersek farkederiz ki aslında her inanç sisteminde bir “asıl” tanrı vardır ve bir şekil bu “esas” güç, varsa diğer güçlere karşı hakim, diğer güçler yoksa da evren üzerinde bütün bir kontrole sahiptir. Bu yazının içeriği gereği ayrıntılara girmeden belirteyim ki, herhangi bir inanca sahip birinin illa ki bir esas tanrı inancına sahip olduğu konusu su götürmez bir gerçektir. Burada tartışılması gereken, ve aslında yalnızca kendimize itiraf ederek bile farkedeceğimiz şey, kendini “inançsız” (ateist tanımı yetersiz kalabilir) olarak tanımlayan kişilerin de özünde kendi tanımlarında bir “Tanrı” inancı olmasıdır.

(Eminim ki ayrıntılara girmeden kısa bir yazı ile toparlanamayacak bu konuda yazabileceklerim “bayat” yorumlarla sınırlı kalacaktır. Yazının uzunluğunu belirli bir seviyede tutmak ve yalnızca ileriki yazılara giriş niteliği taşımasını sağlamak için bir çift giriş yazısı yazmayı planladığımı tekrar belirtmeyi gerekli görüyorum.)

Kendisini bir şekilde “inançlı” tanımlayan her bireyin bir “Tanrı”sı vardır. (Burada “Tanrı” sözcüğünü yaygın toplum anlayışı kapsamında değil, kelime anlamı olarak kullanılmıştır.) Peki ya kendisini “ateist” olarak tanımlayanlar neye inanırlar?

Ateist olma sebeplerinin başında, toplumların cehalet ve fikir yoksunluğu dolayısıyla yaygın inanç sistemlerini hurafelerle doldurmuş olması gelir. Ateist’lik doğuştan gelen bir beşeri içgüdüdür, inanmak ise “insan”lığın getirisi. Mantık ve bilim çoğu zaman ateistlerin dayanağı olsa da asıl yardımcıları her zaman “inançlı” cahiller ve toplumsal yanılsamalar olmuştur.

(Bu konularda ayrıntılı fikirleri de ayrı ayrı yazılar halinde yazacak olma umuduyla bir not daha eklemek istiyorum. Cehaletle, toplum tarafından inançları dayatılan kişilerden ziyade, düşünerek ve iradelerini kullanarak ateist olmayı seçenlere saygı duyarım.)

Ateizm dayanaklarından birisi de mantık ve bilimin sınırlarıdır. Çoğu insan görmediğine inanmaz, ispatı olmadıkça bir fikri doğru kabul etmez ve aksi ispatlanabilir bir olguyu reddeder. Dürüst olmak gerekirse duyularımızla (5 temel duyu ile) kavrayabildiğimiz evren sınırları dahilinde mantıklı olan da budur.

Peki ateist bir kişi neye inanmış olur? Bilime? Evrendeki düzene? Kaosa (ki kaos da artık bir evren düzeni teorisi olarak bilim tarihinde yerini almıştır)?Tesadüflere? Tesadüfi görünen herşeyin bilimsel olarak olası olduğunun ispatlanmasına? İnsan mantığına? Beyin gücüne?

Uzayıp giden bir liste içerisinde kendisini “inançsız” olarak gören kişiler de aslında bilirler ki, kendilerinin de bir “asıl güç” veya “yönetici yapı” inancı vardır. Çoğunlukla kabul edilmek istenmeyen şey, yaygın olarak kabul görmüş ve mantıkla, bilimle çelişkili özellikler sergilediği düşünülen inanç yapılarına ortak olmalarıdır. Mantık ve bilim ile evrenin işleyişini algılamaya çaba sarfeden bu kesimin düşünce yapısı doğru yola yakın olsa da unutulan tek ve en önemli şey, Dünya üzerinde bulunan tüm inanç sistemlerinin insan eli değmiş olmasıdır. Kaynakları incelendiğinde karşımıza çıkan bambaşka ve alabildiğine kusursuz “öz”, kitlelerin sandığından oldukça farklı bir din olabilir.

Eminim bu yazıda bir sonuca varamayacağım. Yine eminim ki zaten bir sonuca varmak istesem de aralarda gönderme yaptığım konuları derinlemesine incelemeden fikirleri yargılamak da bir o kadar yetersiz sonuçlara götürecektir hepimizi. O yüzden bütün bu gevelemenin sonunda çuvaldızı kendime batırıp başarısız olmaya mahkum bu “önsöz” dizimden dolayı özür diliyorum, ve en başa dönüyorum.

Herkes eninde sonunda bir “kudret” ve “evrensel güç” inancına sahiptir. Biz bu inancın kökenine ne dersek diyelim, ne kadar diğer insanlardan farklı olmasını dilersek dileyelim veya ne kadar diğer insanların inançlarının açıklarını bulursak bulalım; kişinin inandığı “evrenin özü”, o kişinin “Tanrı”sıdır. O’na ne isim verdiğimize ise kimse karışmamalı. Önce bir inandığımızın farkına varalım, ayrıntılara sıra sonra gelir.

Darwin’in Ankara’sı.

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 24 - 2008

Ankara trafiği hakettiği şöhrete ulaşamamış bir doğa harikasıdır. Doğa harikası derken kastım, sönmüş ama eskiden çok canlar yakmış bir yanardağın söndükten sonra turistik hale dönümesidir. Ankara trafiği, yaşarken ölümcül ve Dünya üzerinde en uzak durmanız gereken şeylerden birisiyken, ölüyken veya uyurken sohbetlere, esprilere ve insanların kaynaşmasına vesile olabilecek bir yapıdadır. Yabancı olanlar bilmeyecektir; Ankara, saat 10 olduğunda yatar, uyur.

Ankara trafiği İstanbul’dan gelen İstanbul habitatında yetişmiş bıçkın şöförlerin, ödlerinin aslında ne kadar da ince olduğunu farketmesini sağlayan bir canavardır. Trafik canavarı olarak da bilinen eleman da aslen bir Ankara “bebesi”dir (Ankara’da sıkça kullanılan bir tabirdir “bebe”).

Ankara’da şöförler İstanbul’daki gibi trafiğin ruhuna ayak uydurmaz. Ankara’da trafik ruhsuz olduğundan neye uyulacağı bilinemez ve bu sebeple orman kanunları geçerlidir. Yola çıkanlar arasında “güçlü olan hayatta kalır.” (Darwin amcamıza selam olsun!) Darwin’in teorisinden zaman içerisinde evrim teorisi üretilmesinden yola çıkarak ekleyebilirim ki, Ankara trafiğinde de bir süre hayatta kalmayı başarabilen seçilmiş kişiler, bu ortama göre evrim geçirir, diğer şehirlere dağılıp bu kültürü aşılarlar.

Ankara’da şeritler İzmir gibi ortalama araba genişliğinin bir karış fazlası değildir. Ankara’da şerit genişliği ölçü birimi zaten araba değildir. Ortalama şeritler kamyon, dolmuş, otobüs gibi birimlerle hesaplanır. Bu kuralla birlikte ortalama şerit genişliği Ankara’da İzmir’e oranla 30-50% fazladır.

Ankara’da şerit sayısı ne İstanbul ne de İzmir gibi 3 ile sınırlıdır. Ankara’da ortalama bir yol zaten 3 şeritlidir. Şerit genişlikleri ile ilgili gerçek korunur ve buna rağmen yollar bol bol şerit alacak kadar da geniştir. İşin ilginç yanı şöförler şerit mantığını asla kavramamış olduğundan, şeritleri takip etmezler. Çizgilerden yürüyen çocuklar gibi şeritleri ortalayarak ilerlenir Ankara’da. Burada biraz görmemişlik de söz konusu olabilir. Hani çocukların oyuncağı olmazsa ilk oyuncak bulduğu yerde suyunu çıkartana kadar oynarlar da üstünden inmezler ya; işte öyle bir bilinçaltı gerekçesi de olabilir Ankara yollarında. Bir Ankara’lı şöför için şeritlerin gereksizliği belediye tarafından da bilindiğinden çoğu yolda zaten şeritler silinmiştir ve yenilenme gereği duyulmaz. E bu durumda şöförler bir işe yaramasa da şeritlere hasret kaldığından ilk buldukları yerde üstüne çıkarlar ve yolun sonuna kadar olabildiğince şeridin üzerinden giderler. Onlara da hak vermek lazım…

Ankara’ya ilk kez gelen İzmir ve İstanbul’lu şöförler kıskanırlar. Yolların genişliği hayret uyandırıcıdır.

Ankara’da bir kış geçiren İzmir ve İstanbul’lu şöförler şaşırırlar. Herhalde Türkiye’de hiçbir yerde her sene aynı yollar defalarca yama yapılmıyordur. Zannedilir ki, yollar bir kere adam gibi yapılır, sonra bir daha bozulmaz. Burada yanılırlar işte İzmir ve İstanbul’lular. Ankara bir krallıktır ve mümkün mertebe kralın çevresi para kazanmaya devam etsin diye uydurma ihaleler ile çatlak patlak yamalar yapılır ki sürekli yeniden birilerine asfalt döktürülsün.

Ankara’da bir sene geçiren İzmir ve İstanbul’lular artık buranın kurallarını öğrenmeye başlarlar. Burada özel kurallar vardır ve maalesef bu kurallar bir yerde yazmaz, ancak yaşayarak öğrenilir. Ben bir kaç örnek vereceğim ama yaşamadan anlaşılması yine de imkansız olacaktır.

Ankara’da kırmızı ışık “DUR” anlamına gelmez. Kırmızı ışık, yandan gelen yolda da başka bir ışık olduğunu hatırlatmak için konmuştur. Dolayısıyla gidilen yol üzerindeki lambada kırmızı dışındaki herhangi bir renk önemsizdir. Kırmızı ile yan yoldaki ışık hatırlatılmıştır, diğer renkler (sarı ve yeşil sanırım ?!) ortama renk ve canlılık katmak için eklenmiştir. Kırmızı ışık görüldüğünde yandan gelen yolun ışığı takibe alınmalıdır. Eğer her iki yolda da kırmızı yanmışsa artık geçebilirsiniz! Farkındaysanız size yeşil veya sarı yanması bile önemsizdir. Burada “GEÇ” işareti yandan gelen yoldaki lambada kırmızı yanmasıdır. E tabi yan yoldan gelenler de kendine has kurallara sahip olduğundan bol miktarda çakışma olur. O kadar kusur kadı kızında da var. Zaten “güçlü olan hayatta kalır” kuralı gereği bir çatışma ortamı da gereklidir.

Ankara’da hızını arttıran sol şeritlere doğru geçmez. “En hızlı giden en soldan, en yavaş giden en sağdan gidecek” diye bir kural asla yoktur. Zaten Ankara’da şeritler ile ilgili tüm kurallar bir muamma olduğundan bu durum da şaşırtıcı olmamalıdır. Burada benim size verebileceğim en önemli bilgi, yılların tecrübesi ile doğrulanmış, 90% oranla tutacak bir kuraldır: “Ankara’da en hızlı akan şerit her zaman orta şerittir.”

Ankara’ya dışarıdan gelenlerin garipsediği, Ankara’lı olmanın ise şartlarından birisi olan “makas atma” becerisi de gizli bir işarettir. Bazı kesimlerin merhabalaşırken öpüşmek yerine kafaları değdirmesi (tokuşturma da dendiği olur), bazı akımların el işaretleri olması gibi, Ankara’da şöför olmanın da bir nevi işaretidir “makas atmak”. “Makas atmak” nedir diyenlere tek tavsiyem, bu sorunun cevabını asla yaşayarak öğrenmemek için dua etmeleridir.

Trafik akışı dışında değişik yapılarla bu doğal ortam beslenir. Örneğin Ankara’da geçmek isteyeceğiniz bir ara sokak büyük olasılıkla tek yöndür ve siz ters yöndesinizdir. Bu gibi durumlarda büyük ihtimalle olmayan veya okunmayan tabelayı göremeyerek dönüşünüzü kaçırmışsınız demektir. Ankara’da dönüş kaçırırsanız en az 3 kilometre fazladan gideceksiniz demektir.

Akmayan trafik ile ilgili de değişik kurallar mevcuttur. Örneğin Ankara’da otoparklar zenginler içindir. Halk, kaldırımları, kaldırım kenarlarını, en sağ şeridi ve bazı bölgelerde en sol şeridi kullanır. En sol şeride park etme geleneği Ankara’lılar için yeni yeni oturan bir gelenektir. Sağ şeridin dolmuş olması şartı aranmaz. Aranan özellik, gidilecek yerin yolun öteki tarafında olmasıdır. Yolların geniş olduğundan bahsetmiştik. Bu tip park ediş genellikle geniş ve çift yönlü yollarda tercih edilir. Kişi karşıdan karşıya 2 yolu geçmek yerine ortadaki kısma yakında hemen sola çekiverir. Böylece 2 yerine 1 yolu karşıdan karşıya geçer. Zaten ne şerit genişliği ne de sayısı gibi kavramlar önemli olduğundan ha sağda park etmişsiniz ha solda. İnsanlar zaten ortadan bir yerden gidiverir.

Ankara’da yollarda belirli bir ast üst ilişkisi mevcuttur. İstanbul’da yakınılanın aksine taksiler Ankara’nın hakimi değildir. Ankara halkın şehridir ve bu yüzden yolların hakimi otobüsler ve dolmuşlardır. 3 şeritli (Şerit?! 3?!) bir yolda yanyana 2 otobüs ve onları sollayan 2 dolmuşu aynı anda görmek çok olasıdır Ankara’da. Ast üst ilişkisinde tabi ki en alt tabaka da motorsikletlerdir. Ankara yollarında 3 yıl ufak bir motorsiklet (paket servis yapılan “scooter”lar tarzında bir araç) kullanmış birisi olarak Ankara trafiğine buradan şükranlarımı iletmek istiyorum. Onun sayesinde içgüdülerim gelişerek, Örümcek Adam misali tehlikeyi önceden anlar ve 2 kilometreden karakter tahlili yapar seviyeye ulaştı.

Sonuç olarak dileğim, Ankara trafiğinin hakettiği üne ve tanınmışlığa kavuşmasıdır. Artık Ankara “memur şehri” sıfatı, başkent olması ve zehirli suları ile değil, doğal afetlere taş çıkartan olgularıyla, halkının yaşam mucizeleriyle ve kendine özgü duruşuyla tanınsın.

Yine Yeni Yeniden "Türk Lirası"

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 23 - 2008

Yıllar öncesinde altı sıfır atılırken de planlandığı üzere Yeni Türk Lirası’ndan “Yeni” sıfatı kaldırılarak yine yeni yeniden “Türk Lirası” dönemine dönüş yapılacak. Altı sıfır atma projesinin ikinci ayağı olan bu süreç için 2009 yılı seçilmiş ve bir kez daha eski para, yeni para, yepyeni para tartışmalarının yaşanacağı bir döneme girilmesine ramak kalmıştır. Bu tartışmalardan sonra elbette ki bir de 2010 başlarında yaşanacak “eski yeni” paraların tedavülden kalkması ile mağdur olacak bir kısım vatandaşımız olacak.

Öncelikle Altı sıfır atılmasının ne getirisi oldu onu tartışmak gerekir. Getirisi olmadığını söylemek anlamsız bir inatlaşmadan öteye gitmeyecektir. Devlet yine aynı paraları basmış, hiç olmazsa hesap kitap işlerinden yaptığı tasarrufla arayı kapatmış, dünya borsalarında getirdiği saygınlık da cabası olmuştur. Bunların dışında halk gözünde yaratılan ekonomik güven ortamı ve şişirilen ekonomik istikrar paketinin de tutundurulması için zemini pekleştirmede önemli rol oynamıştır. İşin komik yanı da, bu projenin de o dönemki hükümete, bir önceki koalisyondan kalma bir proje olmasıdır. Yani hem ekonomik paket, hem AB üyelik görüşmeleri hem de altı sıfırın atılması süreçleri başladıktan sonra başa gelen hükümet, döneminde bu fırsatı tepmeyerek, gerekli ilgi ve alakayı bu önemli süreçlere vererek hedeflenen ekonomik başarıyı o kısa dönem için yakalamıştır. (“Kısa” tabirimden kimse alınmasın, bir kaç yıl asla “kısa”dan başka şekilde tanımlanmamalı bir ülke ekonomisi için.)

Altı sıfır atılmasının getirilerinden en önemlisi de bana göre 1 kuruş döneminin geri dönmesi olmuştur. Her ne kadar yönetim bunu idare edememiş olsa da 1 kuruşlar birkaç ay kendini kullandırtmıştır. Basit bir söz vardır: “Büyük ekonomilerde küçük paralar döner.” Çok kısa bir süre en küçük paramız piyasada dönmeyi başardı, ta ki halk fiilen 1 kuruşları tedavülden kaldırana dek. Bugün her ne kadar yepyeni “Türk Lirası” basımlarında tekrar 1 kuruşlar basılacak haberi çıkmış olsa da biz yine biliyoruz ki halk maalesef bu kadar küçük paraları kullanacak kadar nakit akışı yaşayamayacak.

Yepyeni “Türk Lirası” döneminin en önemli gelişmesi bana göre 200TL banknotların basılacak olmasıdır. 1 kuruşların şeklen kullanımda olmasına rağmen, 200TL basılarak en azından resmen değer kaybının belirtileri kabul edilmiş olacaktır.

“Bu gidişin sonu nereye varacak?” diye sormak gerekir. Para birimimiz ne olursa olsun, halk için asıl önemli olan ne sıfırların sayısı, ne paranın arkasında basılı olan Yunus Emre, ne önünde orada olmasının tarihinin bile sorgulanmadığı Atatürk resmi*, ne de paranın adıdır. Halk için önemli olan tek şey alım gücüdür, değer kaybıdır. Tek kabahatlerinin yanlış politikalar üreten yöneticilere oy vermiş olmaları sonucu, maaşlarının ve gelirlerinin değer kaybederek eriyip gitmesidir.

200TL banknotların üzerinde Yunus Emre resmi olacağı haberini okuyan bazı vatandaşlar hemen içlerinde depolanmış hırsı ve öfkeyi dışarı vurarak bazı internet sitelerinde yorum olarak Atatürk resminin yerine bu resmin gelmesine sitem etmişler. Düşünmemişler bile bu resimlerin paranın arka yüzüne geleceğini. Toplumun bu kadar peşin fikirli bir şekilde öfkeyle doldurulmuş olması da elbette ki yönetim kabahatidir. Burada hemen eklemek gerekir ki yönetim hükümet demek değildir. Ülkeyi yönetenler aslında TBMM çatısı altına seçerek gönderdiğimiz herkestir. Güzelim Türk kahvesine tuz katan da suçludur, kattıran da.

Yepyeni “Türk Lirası” vatana millete hayırlı olsun. Umarız ki 200TL bastığımız son çeşit Türk parası olur ve umarız herkes biraz silkinir de bazı şeylerin farkına varır.
.
.
*Atatürk resmi paralardan Atatürk döneminde alınan bir karar ile kaldırılmıştır. Atatürk döneminde alınan bu kararda, paralara Reis-i Cumhur’un (Cumhurbaşkanı’nın) resminin basılması emredilir. Atatürk’ün vefatının ardından, İsmet İnönü üzerinde halihazırda varolan siyasi baskı ile İsmet İnönü’nün resminin paralara basılınması birleşince, bu karardan CHP tek parti iktidarı vazgeçer ve Atatürk’ün hayat boyu asla istemediği bir şekilde, bir nevi putlaştırılması yolundaki kararı geri getirir. Bu tartışma da evrim geçirerek günümüze kadar uzanmıştır. Bu saatten sonra değişmesi ne makuldür, ne de mantıklı bir zemine dayandırılabilir. Yalnızca bilinmelidir ki bazen Atatürk ve fikirlerini savunmak, onun heykellerini ve resimlerini savunmaktan daha çetrefilli bir iştir, hatta bazen bilgi ve açık görüşlülük gerektiren bir meziyettir.

"Türk! Öğün. Çalış. Güven."

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 21 - 2008

IQ nedir? Neye yarar? Kime ne faydası, ne zararı dokunur? EQ? Bir o eksikti. IQ ve EQ yetmezse ileride kim bilir neleri başımıza saracak bu dergiler…

IQ temel olarak “zeka katsayısı”dır. Neye göre? Kime göre? Birileri yapmış vaktinde bir test, ölçmüş kim daha hızlı alıgılıyor, düşünüyor ve sonuç buluyor; sonra demişler ki: “Alın size insanoğlunun ortalama düşünme hızı budur! Bu adamların IQsu 100dür. Birisi 10% daha hızlıysa o da 110dur. Bu da bu şekilde hesaplanır.”

Yok İngiltere’nin IQ ortalaması bilmemkaçmış da bizimki daha azmış da… Aman bizim toplum daha yavaş düşünüyor, dikkat! Peki bunların kime ne getirisi var? Benim IQum 148 ama bunun bana doğrudan getirisini görmedim. George W. Bush Ecnebistan’da başkan oldu, IQsunu bileni de duymadım…

Bir süre sonra insanlar anlamış olacaklar ki aslında IQ tek başına bir halta yaramıyor, birileri hemen duygusal zeka katsayısını uyduruvermiş. IQsu hava atmaya yetecek kadar olmayanlara paha biçilmez fırsat! Hem bu defa bunun ölçme tekniği, bilimsel bir yöntemi veya denenmiş bir testi de yok! Şişir şişirebildiğin kadar. Koş arkadaş! Bir ucundan da sen tut, nasiplen!

“Geçen IQ testi yaptırdım, IQum 135 çıktı.”
“Aman boşver IQ önemli değilmiş, EQ hayatta daha önemliymiş.” (içinden: “Bende kesin bu denyodan daha çok EQ vardır!”)

IQ, kendisinin insanoğlunun ortalamasından daha zeki (Neye göre? Kime göre?) olduğunu farketmiş ama nedense hayatta kendine koyduğu hedefleri yerine getirememiş insanların sığınağıdır. İlginçtir ki o kadar “zeki” olmalarına rağmen bazıları onları sollamıştır. Eh, demek ki herkesin bir yerlerde tanıdıkları var…

EQ, kendilerinin ortalamanın ötesinde zekaya sahip olmadığının farkında olup, insanlarla 3-5 muhabbet etmesini bilen ve bu sebeple kendini memleketteki en uyumlu ve sevilen insanlardan birisi zanneden bir diğer yalnız kitlenin limanıdır. Her ne hikmetse EQ da onlara yetmemiştir, keza gençken yeterince özgüven aşılanmamış olabilirler veya fırsatlar kendilerine bir türlü sunulmamıştır.

Bir de diğerleri vardır. Bütün bu IQ hesaplarında “ortalama” olarak adlandırılan, EQ değerlendirmelerinde “insanlar” olarak konu mankeni seçilen, herhangi olan, diğerleri. İşte nasıl oluyorsa bu diğerlerinden birileri her zaman IQ ve EQnun yaptıramadığını yapmayı başarmıştır. Kıskanılırlar. Ne de olsa hem IQ hem de EQları hat safhada olmalıdır, yoksa nasıl olur da…

Diğerleri bütün bunları dert etmeden, çalışmaya devam ederlerken, birileri de konuşmaya ara vermeyi bir türlü akıl edemez. Bu hikaye de böyle sürer gider. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım dağlara…

Kıssadan hisseye, anlatılmak istenenler şunlardır:
IQ vardır, tehlikeli bir silahtır. Kullanamazsan elinde patlar.
EQ yoktur, özgüven, dürüstlük, anlayış vardır.
Çalışmak vardır, öğrenmek vardır, araştırmak, incelemek, düşünmek vardır. Gerisi boştur.
“Türk! Öğün. Çalış. Güven.” boş laf değildir. Anlayana…

Şakacı

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 20 - 2008

Şakacı

Şakacı’nın dükkanına girdim
görünmez O dükkanında
yönetir, yönlendirir

Şakacı oyuncak verir, kendini göstermez
seni duyar ama konuşmaz
almasını bilene

Şakacı ciddidir, gülse de güldürse de
şaşırtmak için, eğitmek için oynar
oynasa da belli olmaz

Şakacı’nın oyunu bu dükkan
ne dükkan gerçek ne ben
girmişiz bir aleme, gidene dek kıyamete

Şakacı sende, bende değil
herkesin aynasında, ısrarcı
güldürmeyi sever Şakacı, gülene

Şakacı bazen yağmur bazen sıcak
bazen haber, bazen öğüt
Şakacı neyse, o da sen, ben, biz

Şakacı yalnız değil ama tek
bilene güç bilmeyene düş
dükkanında camlar ve sırlarla, aynacı

Şakacı sabır sever, ilim sever
ne kin güder ne nefret
O da sen, ben gibi gülmek ister, güldürmek

Şakacı’nın dükkanına girdik sıradan
çıkabilene aşk, girene selam
Şakacı’ya şükürler olsun.

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular