okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for September, 2008

Bismillahirrahmanirrahim – 2

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 6 - 2008

1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
2) Bütün dinler “bir”dir.

İslam, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, tüm türevleriyle şamanizm, paganizm, doğa tanrıcılık, çok tanrılı dinler, bilimcilik… Kabul edelim ki hangi dine ait olduğumuz insanoğlu nüfusu üzerinden konuşursak 99%, nerede, ne zaman ve nasıl doğup büyüdüğümüzle doğrudan ilişkilidir. Kendi inancını seçen, değiştiren insanların oranı yok denecek kadar azdır. Çoğunlukla tercih edilen yöntem ya verileni kabul etmektir (ki bunun saygınlığını ayrıca tartıabiliriz) ya da sunulanı biraz dinledikten sonra biraz ihtiyaç biraz da üşengeçlik ile sahiplenmektir. Her iki durumda da vurgulamak istediğim, inancı sahiplenmeden önce kabul ediş yoludur. Karar vermek bu kadar kolay mı olmalı? Zor mu olmalı? Yoksa aslında pek de önemi olmama ihtimali var mı?

Hangi dine inanılırsa inanılsın, işin sırrı “öz”e ulaşmakta. Tanrı, Buda, Zeus… ne isim verirsek verelim anlaşılmak istenen varlık “öz” anlaşılmadan asla kavranamayacak ve ne yapılırsa yapılsın, herşey nafile olacaktır. O halde nereden başladığımız veya nasıl başladığımız önemini yitirmiş olmaz mı? Kutsal yolculukta asıl önemli olan nereye ulaşmaya çalıştığımızdır. Nereden, nasıl ve ne zaman yola çıktığımız aslen önemsiz, nereye gittiğimiz önemlidir. Meşhur sözü hatırlayarak, “Ne oldum?” değil, “ne olacağım?”a bakılmalıdır.

Her inanç sistemi değişik yapılarda kurulmuş, değişik kurallar ve uygulamalar ile desteklenmiş ve değişik kaynaklardan bize ulaştırılmıştır. Buna rağmen her din ortak “bir nokta”ya sahiptir: “O”. Herşeyin kaynağının “bir” olduğu, herşeyin O’ndan geldiğini belirtmeyen tek bir din bile yoktur.

Bütün dinler tek kaynaktan gelmiş olsa da insanoğlu her nasılsa bir türlü aynı kaynaktan çıkan suyun tadının aynı olabileceğine ikna olamamıştır bir türlü. Kaynak aynı, su aynı. Aradaki bunca kavga kimin içtiği suyun kaynağa daha yakın, daha az kirlenmiş olduğunu ispatlamak için mi acaba? Yoksa başka sebeplerle birileri bazılarını uyuşturarak kandırıyor mu?

Gerçekten doğru olması ihtimalinde hepsinin tek kaynaktan gelmiş olduğu apaçık olan bunca din arasında ortak noktalar, benzerlikler sayısız. Eski Mısır’daki Horus ile İsa’nın bazı hikayelerinin birbirinin aynası olması, nirvana’ya ulaşmak tanımının “hidayete ermek” ya da “olmak” ile benzerliği, Zeus ve oğullarının toplu olarak ile Esmaü’l Hüsna’yı andırması ve bu benzetmeye paganism ve şamanizm inançlarının yakından dahil edilebilir olması… Yıllardır naçizane oluşturduğum birikim ile bunların üzerine ekleyebileceğim onlarca diğer örnek ve kim bilir daha neler…

Kaynak tek, hedef tek, yol farklı gözükse de ortak ve verilen bilgiler benzer. Peki bu kavga, kendini beğenmişlik ve cahil ukalalığı nicedir?

Bu konu üzerinde biraz daha düşündüğümüzde farkedilecektir ki asıl sorun ortak yönlerin yok sayılarak dinlerin birbirinden farklı adledilmesinden ziyade, dinlerin içerdiği bilgilerin harmanlanmamasından doğan muazzam ilim israfıdır. Bunca insan kendi dinini, o dine ait ilmini geliştirmeye, öğrenmeye çalışırken, diğer kaynaklardan başka şekillerde akan bilgi olan tufanını gözden kaçırmaktadır. Her ne kadar benim şahsi fikrim her müslüman gibi Kur’an içerisinde her cevabın bulunuyor olması ise de, inancım odur ki bizim tek kaynaktan elimizdeki kısıtlı bilgiler ile elimizdeki sırları çözmemiz bir ömre hatta yüzyıllara sığmayacak bir girişimdir.

Kaynakların birleştirilmesinin ilim birikimini hızlandırmasının yanısıra en önemli getirisi de hatalı bilgilerin, hurafelerin, insan uydurması etmenlerin aradan elenmesi olacaktır. Her ne kadar Kur’an değişmemiş ve de her cevabı barındırıyor olsa da hepimiz biliyoruz ki birileri çıkıyor ve zaman zaman esas kaynakta yazmayan, asla bahsi bile geçmeyen bir yorumla kitleleri gereksiz bir mücadeleye sürüklüyor. Aradan yüzyıllar ve yüzlerce yorumcu geçtikten sonra bu bilgi birikimi sıfat değiştirerek, dinin kendisi olarak algılanmaya başlanıyor. Sonrasında cesareti olan varsa çıksın ortaya, ayıklasın pirincin taşını.

Hurafeler ve yorumdan kaynaklanan kural uydurmaları yalnızca bizde var sanılmasın. Hurafeler ve abartılı yorumlar konusunda bazı hristiyan cemaatlerinin eline kimse su dökemez. Elbette ki burada bundan teselli bulmamalıyız, hatta tam aksine bu durumdan daha da irkilerek aslında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin farkına varmalıyız.

Konuyu daha fazla etrafa serpiştirmeden özetlemek için söyleyebilirim ki bir “O” vardır ve ikincisi olmadığından insanoğluna gönderilmiş her bilgi aynı kıymettedir. Burada ayıklanması gereken bilgiler değil, insanoğlunun eline düştükten sonra asıl bilgilerin ne hale geldiğidir. Asla unutulmamalıdır ki her bilgi insanoğlu tarafından ister istemez çarpıtılmaya mahkumdur.

Herkesin aslında bir “O” inancı olduğunu, bütün bahsi geçen “O”nların aslında “Bir” olduğunu ve bu tek kaynaktan gelen tüm bilgilerin aynı olduğu fakat insanoğlunun (iyi veya kötü niyetli) müdahaleleriyle bulanıklaştırıldığını vurgulamaya çalıştım. Umarım bu iki yazılık girişin ardından derin konuları açık açık bir çok yazı ile derlemeyi başarabilirim.

Yolumuz açık olsun.

PKK Neden Bir "Terör Örgütü"dür?

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 6 - 2008

Halen dünya çapında yaygın olarak kabul edilmiş bir tanımı olmayan bir kavram olan “terör”ün bu kadar sık kullanılıyor olması, konuya açıklık getirilmesi ihtiyacı doğuruyor olabilir. Terör için yapılan tanımlar genellikle düzenin dışından gelen, şiddet veya şiddet tehdidi içeren, çoğu zaman can ve mal kaybına yol açan eylemleri örnek alarak yapılmakta. Peki bu tanım iki taraflı yorumlanabilen bir tanım mıdır? Her can ve mal kaybına yol açan eylem “terör eylemi” midir? Her şiddet “terör” unsuru mudur? Her düzen karşıtı hareket “terörist hareketi” midir?

İnsanlık tarihi savaşlarla başlamış, savaşlarla anılarak sürmektedir. Tarih yanılsamasında kazananların kahraman, kaybedenlerin başarısız ilan edildiği bir süreçte dökülen kanların, yıkılan ulusların, parçalanan milletlerin hesabını kimse yapamaz. Bu kadar kan dökülmüş bir tarih için de genel yargı her zaman geniş kitlelere hitap edecek bir “fayda” uğruna bu canlara kıyılmış olmasıdır. Tarihte neredeyse hiçbir savaş sebepsiz yere başlamamıştır. Her nasıl oluyorsa insanlar birbirlerini çok mühim sebeplerden veya çok önemli kitlesel kazançlardan dolayı öldürmüştür. Bir çok örgüt “özgürlük” adına savaşarak kitleleri öldürmüş, bir o kadarı da “özgürlüklerini tehdit altından kurtarmak için” karşıt “güç”leri katletmiştir. İki “özgür” ulus çok defa “daha özgür” olmak için birbirine girmiş, çok zaman insanlık kaybetmiştir.

Cana kıymak, kitleleri öldürmek, savaşa sebebiyet vermek bugün neredeyse kimse tarafından tek başına “terör” tanımı olarak kabul edilmez. Örneğin IRA, bir çok can ve mal kaybına yol açan eylemlerde bulunmuş, büyük bir destek görerek varlığını sürdürmüş ve bir nebze de olsa terörist damgasını üzerinden hafifçe silmeyi başarmıştır. IRA, daha önceleri “kendilerinin” olan bir vatanı geri kazanma, sömürgeden kurtulma mücadelesi verdiği iddiasını Dünya’ya duyurmuştur. IRA yalnızca, can ve mal kaybına yol açan, planlı eylemler gerçekleştiren bir örgütün bile bir kesim tarafından “terör” olarak adlandırılmayabileceğinin yaşayan örneğidir.

Kitlesel şiddet eylemleri ve tehditler tarih boyunca yaşanmıştır. Meşru zeminlere dayandırılmasına rağmen insanlık ayıbı olan bu tür eylemler çok zaman devletler tarafından planlanmış olduğu iddiasıyla karşı karşıya kalmıştır. En masum örneği ile, orta çağ ve yeni çağda yakılan veya zindanlara kapatılan hasta insanlar bile kitlesel şiddete mağruz kalmıştır denebilir. Fransız İhtilali, niyeti ne olursa olsun muhtemelen gelmiş geçmiş en kanlı şiddet eylemlerinden birisidir. Sonuçları muhteşem olsa bile, Kurtuluş Savaşı, en azından o dönem için “Hasta Adam”’ın başına gelebilecek en şiddetli tehdit unsurudur.

Kitlesel şiddet, düzeni tehdit etmek veya kitlesel hareketler, istisnai olarak da olsa kötü sonuç vermeyebileceği gibi, bir ihtimal meşru ve haklı dayanaklara sahip bile olabilir. Maalesef bu ihtimal, çoğu örgüt tarafından da sömürü malzemesi ve duygusal tuzak olarak kullanılmaktadır.

Bizim için bu konunun özü, sağ ayak topuğumuzdan dadanmış bir parazittir. PKK ve türevi birçok değişik isim ve örgütsel uzantı ile otuz yılı aşkın süredir bölgedeki tüm halkların duygularını ve kaynaklarını emerek çoğalmakla cebelleşen bu mahluk için tek bir tanım yapılmıştır: “Terör”. Bu tanım kabul edilmeli ve masumlar tuzaktan kendini kurtarmalıdır.

PKK bir terör örgütüdür. Davaları “özgürlük” değildir, çünkü daha önce asla varolmamış bir devlettir hedeflenen. “Adalet” söylemi inandırıcı değildir, sağlanmış huzuru bozmak ne adalettir ne de adil bir insanın eylemidir. “Eşitlik” ve “refah” tuzaktır, vaadedilen refah kölelik, bahsi geçen şartlarda eşitlik cinayettir. Eylemleri isyan veya direniş değil, cinayettir.

PKK, kıydıkları canlardan dolayı değil; verilen zarardan, insanları kandırmasından değil; amaçlarından , düzene karşı olmalarından hiç değil… Hepsini birden yaptığından dolayı bir “terör örgütü”dür. Eylemlerin ayrı ayrı isimleri ve cezaları ağırdır fakat hepsi birlikte olduğunda, bu kez adı “terör”dür. Bu saatten sonra da bu ne değişecektir, ne de değişme çabaları inandırıcı olacaktır.

Tarih-i Yalan

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 6 - 2008

Tarih taraflı ve göreceli bir “bilim”dir. Bilim olmak için her ne kadar tarafsızlık ve evrensellik kavramlarını barındırmasa da, tarih de bir noktada gerçekleri barındırır. Yorumları ise, tarihin doğası gereği taraflı ve görelidir.

Tarih büyük imparatorları anlatır, yenilenlerin hükümdarlarını ise değinmekten öte anmaz. Tarih kazananların doğrularını şişirir, yenilenlerin hatalarından dersler üretmez. Tarih “kalan sağlar” için “bizimdir”, geride bırakılanlar için ise çoğunlukla utanç tablosu.

Tarihte “büyük” adledilen liderler nedense hep zamana direnebilenlerin tarafındakilerdendir. Tarihte “önemli” hareketler her nasılsa hep günümüze en yakın hareketlerdir. Tarihte her nasılsa hep en çok kişinin kabul ettiği doğru sayılmıştır. Halbuki bilimsellik, herkes Dünya’yı düz bir levha sanırken aslında onun yuvarlak olduğunu ısrarla söyleyebilmektir. Bilimsellik, herkes büyücülükte, cadılıkta, azizlikte cevabı ararken maddeyi kullanarak kutsal güzelliğin sırlarını çözmeye çalışmaktır. Bilim, tarafsız, evrensel ve yanılabilmiş olduğunu kabul edebilenlerin eseridir.

Tarih taraflıdır, değişkendir, (söz meclisten dışarı) biraz da dalkavuktur.

Tarih günden güne değişir ve zaman ve mekana bağlı olarak kim baskın çıkarsa onun tarafındadır. Tarih kişiye ve amaca göre yoğrularak, aynı olaydan belirli bir amaç doğrultusunda her defasında değişik anlamlar çıkartabilir. Tarih, yorumlayanın bilgisine, bakış açısına ve biraz da içgüdülerine göre şekillenebilir. Değişkenliği gerçektir. Tarih, gerçek değildir!

Tarih, Amerika’yı Kolomb’un keşfettiğidir. Ne Amerika’yı aslında Viking denizcilerin keşfettiği gerçeğinden bahsedilir, ne de Kolomb’un aslında Amerika’ya değil, bir adaya çıktığından. Bu örnekte tarih, baskın olan kültürün emrindedir.

Tarih, medeniyetin Avrupa’da doğduğudur. Ne Asya’da biriken bilimsel hazineden bahsedilir, ne Mısır’daki uygarlıktan, ne de Güney Amerika’daki gelişmiş toplum yaşamından. Medeniyet her nasılsa bugünkü baskın medeniyetlerin atalarından doğma büyümedir.

Tarih, örnekleri sayısız aldatmaca ile süslenmiş, kitleleri istenen kıvama indirgemek için şişirilip çarpıtılmış hikayelerle doludur. Gerçek ise çoğu zaman, yalnızca kimseye dokunmadığı takdirde tarihteki yerini alabilmiştir.

Örneklerden yola çıkarak farkına varmamızı öngördüğüm şey “bize anlatılan herşeyin uydurma olduğu” asla değildir. Belki de Dünya üzerinde tarih kültürü açısından en şanslı toplumlardan birisiyiz. Elimizdeki kaynak ve köken çeşitliliği, köklü tarih bilinci ile uygarlıklar ötesi Anadolu birikimi ve bütün bunların üzerine dönemsel olarak coğrafi konumumuzun önemi ile sayılı “tarih” yorumlama kaynaklarından birisiyiz. Dileğim, bu birikimin yardımı ile, nadiren toplumlar tarafından yorumlanabilecek bir gerçeği farkederek, “Dünya’ya dayatılan tarihin yorumlar ile kirletilmiş olduğu”nun farkına varmamızdır. Tek yapmamız gereken saf ve temiz duygularımızı bir kenara bırakıp, içinde bulunduğumuz resme biraz daha uzaktan bakarak ayrıntıları yakından incelemekten korkmamamızdır.

Tarih, gerçekler ve aldatmacaların harmanlanıp, süslenerek anlatıldığı bir efsanedir. Her efsanede olduğu gibi gerçeklik payını aradan süzmeden olan bitenin özünü kavramamız mümkün olmayacaktır.
.
.
Not: Elinden geldiğince tarafsız çalışan ve bilgi birikimleri ile, bahsettiğim “gerçeğin yolu”nu hepimiz için zar zor da olsa aydınlatmaya gayret eden tarihçileri saygıyla eleştirinin dışında tutmalıyız.

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular