okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for December, 2008

Yorumsuz

Posted by Ufuk Erdoğmuş On December - 25 - 2008

“…

We’ll fight, not out of spite
For someone must stand up for what’s right
‘Cause where there’s a man who has no voice
There ours shall go singing

…”

Çevirisi:

“…
Savaşacağız, inadına değil
Birileri doğru olan için dik durmalı diye
Çünkü her nerede birisi varsa sesi çıkmayan
Orada bizimki yükselmeli şarkılar söyleyerek
…”

Jewel – “Hands” şarkısından.

Orada, bir yer var uzakta…

Posted by Ufuk Erdoğmuş On December - 21 - 2008

Sıkça örnek aldığım bir anıyı bu defalık ayrıntısına girmeden doğrudan aktarmayı tercih ediyorum. Lisede tüm okulun çok sevdiği Felsefe öğretmenimiz ve “hayat danışmanımız” Duran Bey’in bir sözü vardı: “Akıllı adam gittiği yere uyum sağlayan adamdır.” Bu söze, yine bir o kadar saygı duyduğum edebiyat öğretmenimizin ekleyecekleri vardı: “Akıllı adam gittiği yeri değiştiren adamdır.” Ben her zaman ilkini giriş, ikincisini ise artık benim de dahil olduğum yerde, beni dahi edilgen kılacak şekilde daimi hedef olarak benimsemişimdir.

Fransa için elbette ki ilk amaç buraya uyum sağlamaktır. Herhangi bir göç sonrası her insanın, her kitlenin yapması gereken de aslında budur: Uyum sağlamak. Çok eski latince bir deyim vardır: “si fueris Rōmae, Rōmānō vīvitō mōre; si fueris alibī, vīvitō sicut ibi(if you are in Rome, live in the Roman way; if you are elsewhere, live as they do there). Türkçesi: “Roma’dayken Romalı gibi yaşa, başka yerdeyken oradakiler gibi yaşa.” Nihai olarak olmasa da bir yere uyum sağlamanın ilk adımı bence de budur. Bunun aksi bir yaklaşımda yalnızca bir misafir, yama hatta bazı toplumsal azınlıklarda olduğu üzere parazitlikten öteye geçmez bu katılım. Bu doğrultuda da elimden geldiğince, kendimi kaybetmeden içimizdeki Fransız’ı keşfetme yolunda ilk adımı atmaya çalıştım. Her ne kadar karşılaştırmalar, benzetmeler ne sağlıklı ne de geçerli bir mantığa oturmuyor olsa da eğlenceli ve düşündürücü olduğundan geldiğimiz yer olan bizim oralar (temel olarak Ankara) ile vardığımız yer olan buraları sokaktaki hayat açısından incelemeye başladım. Eğlenceli ve rahat okunur olması açısından basit yoldan şaşmadan, madde madde gidelim…

  • Bizim oralarda sokakta yürürken duvar dibinden kaldırım boyunca yola doğru süzülen sıvı, muhtemelen bozuk bir klimadan akan su veya yıkanmakta olan bir balkonun artıklarıdır. Buralarda ise çok büyük olasılıkla, yüksek oranda amonyak içeren, insani dışkıdır. İkisinde de basmamayı tercih ederler.
  • Bizim oralarda otobüslerde balık istifi doluşmak normaldir. Buralarda yalnızca bedava hatlarda işe gidiş geliş saatlerinde rastlanır. İkisinde de insanlar gerilir.
  • Bizim oralarda ineceği durağı bilmek, yolları takip etmek, otobüse binen vatandaşın görevidir. Buralarda otobüsün ortasındaki dev ekranda gösterilir, sesli uyarı ile hatırlatılır. İkisinde de “şoför” arada atlar, yolcular durağını kaçırır.
  • Bizim oralarda durulacak yer şoförün takdirine bırakılabilir. İnsani sebeplerden durak dışı indirme bindirme yapılabilir. Buralarda kapı kapandımı iş işten geçmiştir. İkisinde de şoför yolda bir arkadaşını gördüğünde herşeyi bırakıp kapıyı/pencereyi açıp arkadaşıyla muhabbet edecek zamanı ayırabilir.
  • Bizim oralarda otobüsler “10 dakikada bir”, “saatte bir” gibi sistemleri kullanır. Buralarda 13:27, 14:49 gibi dakikalar verilir. İkisi de aynı oranda şaşar.
  • Bizim oralarda ne kadar sık otobüs olursa olsun yetmez, illa ki bazı hatlar yine de balık istifi olur. Buralarda ne kadar dakik olunursa olunsun, insanlar saate dikkat etmez, bizdeki gibi durağa gider, bekler. İkisinde de toplu taşıma sisteminin ne kadar kötü olduğundan bahsedilir.
  • Bizim oralarda taksi büyük şehirlerde birden fazla kişi için bir yedek seçenektir. Buralarda yolda taksi bulunamaz.
  • Bizim oralarda büyük şehirlerde park sorunu olan yerlere arabası olanların bile taksiyle gitmeyi seçtiği olabilir. Buralarda neredeyse herkesin arabası vardır, bizden daha fazla park yeri sorunu vardır, ama yine de taksiyle değil arabayla giderler. Parası neyse park yerine verirler.
  • Bizim oralarda taksiye binerken bazıları temiz taksi, yeni model araba, eli yüzü düzgün şoför seçer. Burada taksilerde seçme şansınız yoktur… Neredeyse hepsi son model Mercedes kullanan, yarısı bayan, neredeyse hepsi eli yüzü düzgün şoförlerdir. Israrla neredeyse kimse taksiyi tercih etmez.
  • Bizim oralarda taksi gidilecek yere, aciliyete ve şehrine göre karşılanabilir, halka uzak görünse de aslında bilinenden daha yakın bir araçtır. Buralarda taksi çok pahalıdır (diyorlar).
  • Bizim oralarda arabası olan için benzin hesabı yapmak normaldir. Buralarda tamirci hesapları kabarık.
  • Bizim oralarda benzin şu aralar 2.65 lira, buralarda şu anki kura göre 2.40 lira. Hayat şartlarına göre burada aynı değer bizim oraların yarısı anlamına gelse de ikisinde de çok pahalı olduğundan şikayet edilir.
  • Bizim oralarda fiyatı 1 lira olan bir şeyin fiyatı buralarda ortalama 1 ile 1.2 Euro arasındadır. 1 Euro 2.2 lira olsa da buralılar için Euro neyse, bizim oralarda lira da odur. Hayat içerisinde değer farkı çok yoktur.
  • Bizim oralarda sebze, meyve, süt, yumurta, ekmek, gazete, elektrik, su ucuzdur. Buralarda daha pahalı. Yine de hayat ortalamasına bakıldığında değerleri aynıdır.
  • Bizim oralarda et, tropik meyveler, benzin, elektronik eşyalar pahalıdır. Buralarda daha ucuz. Hayat ortalamasına bakıldığında ise iyice ucuza gelir…
  • Bizim oralarda sebze ve meyve pazardan alınır. Daha taze, daha ucuz, daha güzeli oralardan bulunur. Buralarda pazar benzeri oluşumlar büyük marketlere göre ne daha ucuzdur, ne daha kaliteli… Halk yalnızca küçük ve yerel esnafı desteklemek için bu yolu seçiyor tahminimce.
  • Bizim oralarda Avrupa Birliği bir hayaldir. Avrupa malları bir halt zannedilir. Buralarda Avrupa Birliği’ne rağmen yerli malları daha çok satılır, yerli malı satmanın ve almanın büyük ölçekteki faydaları vurgulanır, halk tarafından bilinir.
  • Bizim oralarda çöp dağları vardır. Marketlerde herkes aslında 1 torbaya sığacak kadar alışverişi 3 torba ile taşır. “Aman yırtılmasın, aman evde çöp olarak kullanırız.” Buralarda marketler naylon torbaları para ile satar. Çöpler torbalar ile rastgele değil, plastik, karton, cam ve organik olarak ayrı ayrı çöp kovalarına atılır. İnsanlar çevreyi korumaya teşvik edildiği için alışverişe giderken bizde çok eskiden yapıldığı gibi pazar arabaları ile, kumaş torbalar ile veya en kötü ihtimalle daha önceden almış oldukları torbalar ile giderler.
  • Bizim oralarda pazar arabaları tedavülden kalkalı yıllar oluyor. Yalnızca yaşlı teyzelerin kullandığı araçlar zaten onlar. Aman karizmaya dikkat… Buralarda pazar arabasıyla otobüse binilir, sokakta yürünür. Sonuçta pazar arabası olmasa naylon poşet “almak” zorunda kalınacak.
  • Bizim oralarda kedi köpek sahibi olanlara “kokoş” veya “ciks” yaklaşımında bulunulur. Buralar o dediklerimizin doğal yaşam alanı olduğundan her 10 aileden birisinde bir köpek olduğu tahmini abartılı olmaz.
  • Bizim oralarda otobüse büyük bir sırt çantasıyla bile binseniz otobüste şikayet edilebilirsiniz. Buralarda geçen gün birisi otobüse belime kadar boyuyla köpeğini bindirdi. Küçük köpekler zaten heryerde…
  • Bizim oralarda her mahallede en az 1 cami bulunur. Buralarda her semtte en az 1 kilise. Nüfus ve alana oranlarsak yarısı, belki daha azıdır.
  • Bizim oralarda günde 5 defa ezan, vefatlar için sala duyulur. Buralarda düğünlerde ve cenazelerde çanlar çalar. Kiliselere yakınlarda değilse genellikle duyulmaz.
  • Bizim oralarda askari ücret yuvarlak 600 Lira’dır, buralarda 1200 Euro. Hayat şartlarında burada 1 Euro bizim oralardaki 1 Lira gibidir. İnsanlar bu sebeple rahatlıkla “bir süre daha çalışmayayım” deme şansına sahiptir.
  • Bizim oralarda çok çalışmak bir erdemdir. Çok çalışıp daha çok kazanmayı hakettiğini düşünmek çağdaş yaklaşım(?!). Buralarda insanlar daha çok çalışıp daha çok kazanma (onların deyimiyle) “açgözlülüğüne”  kapılmazlar. Hayatını rahat sürdürebilen bir kişi yeterince kazanıyordur sonuç olarak.
  • Bizim oralarda “sosyal devlet” nedir bilinmez. Kitaplardan ezbere söylenir. Buralarda “sosyal devlet” tanımı açıktır, sonuna kadar uygulanır, kimse şikayet etmez.
  • Sosyal devlet olma kapsamında bizde sağlık sistemi ücretsizdir, fakirlere yardım çoktur, işsizlik maaşı yeni bir kavramdır ve çok azdır. Buralarda sişsizlik maaşı çoktur, devlet yardımı çoktur, sağlık yardımı çoktur. Çok kazananlardan, şirketlerden, zenginlerden bizim için akıl almaz miktarlarda vergiler alınır, işsizlere, fakirlere nispeten daha çok verilir.
  • Bizim oralarda yüksek apartmanlar her ne hikmetse kıymetlidir. Buralarda 6 kattan yüksek apartman yoktur, bu sebeple şehir güzel görünür, aydınlıktır.
  • Bizim oralarda yerleşim alanları küçük, iş alanları merkezde yığılmıştır. Buralarda yerleşim yatay dağılmış, her yer olası iş alanıdır.
  • Yerleşim planı dolayısıyla bizde yerleşim merkezleri arasında “şehir dışı” dediğimiz izbe alanlar bulunur. Buralarda “şehir dışı” kavramı bambaşkadır.
  • Yerleşim planı dolayısıyla bizim oralarda sabah işe giderken herkes aynı yerden aynı yere gider, trafik kilitlenir, yollar yetersiz bulunur. Buralarda yollar daha dar, araba sayısı daha fazla olsa bile trafik olmayabilir. Bunun sebebi ne trafik bilinci ne de insanların kurallara uymasıdır. Sabah herkes aynı doğrultuda gitmediği zaman yığılma olmaz.
  • Bizim oralarda yolları genişletmek belediyeler tarafından halka marifet olarak sunulur. Buralarda yollar çoğunlukla 1, en geniş yollar 2 şeritlidir. Her ne hikmetse trafik sıkışmaz. Bu da düşündürücüdür çünkü marifet ne yoldadır ne sürücülerde.
  • Bizim oralarda belediye başkanı şehir merkezinde yolları genişletip kaldırımları daraltabilir, ardından çıkıp bıyık altından gülümseyerek “öncelik elbette ki arabaların olacak, herkes hayatında en az bir kez arabaya biner!” diyebilir, ve buna rağmen 14 sene belediye başkanı olarak seçilip görevine ısrarla devam eder. Buralarda şehir merkezlerinde yollar genellikle tek şerittir. Sonuçta “insan” yürür, araba bir araçtır, herkesin arabası olmak zorunda da değildir.
  • Bizim oralarda insanlar doğu kültürü getirisi olarak saygılı, topluma duyarlı, başkaları merkezli düşünmeye meyillidir. Buralarda insanlar batı kültürü dayatması “özgür”, bağımsız ve benmerkezci düşünmeye meyillidir. Sistem işlediği için bunun zararı değil bireylere faydası vardır. Sistem işlemeyen veya sistemi bulunmayan toplumlarda bu fayda insanlara muhtaç olduğundan bu denge de çok hassastır.
  • Bizim oralarda Avrupa’nın bizi Avrupa’lı görmesi hayalini kurarız. Biz aslında asla Avrupa’lı olmamışızdır. Benzer yönlerimiz bizim Avrupa’lı olmamızdan değil, Avrupa’lıların bizden etkilenmiş olmasından kaynaklanır. Yeterince tarih bilmediğimizden (ben dahil) arada sırada yanılırız. Buralarda bizi Avrupa ile Arap-Afrikalı arasında bir yerde görürler. Hiçbirisi değilizdir onlara göre, bu da aslında çok doğrudur.
  • Bizim oralarda İtalyanlar ve İspanyollar ile ne kadar benzediğimiz hakkında espriler yapılır. Avrupalı olduğumuz yolunda bunlar örnek gösterilir. Buralarda İtalyanlar ve İspanyollar’dan Avrupa’dan ayrı bir kefede bahsedilir. Güney Fransa da bundan nasibini alır. Sonuçta onlar “Akdenizli”dir. Bizim ortak yönümüz de aslında zaten budur.
  • Bizim oralar temizdir, güzeldir, ferahtır, çeşitli ve heyecanlıdır. Memleketimiz güzeldir ama bakımsız ve plansızdır. Buralarda temiz, güzel, ferah çeşitli yerler bulunur. Bu yerler bakım ve planlama ile işe yarar halde tutulur.
  • Bizim ihtiyacımız olan sırasıyla bilgi,plan, düzen ve sabırdır. Buralarda ihtiyaçları olan her zaman, ucuz, genç işçiler ve yetişmiş beyin gücü ile yeni dış pazarlardır.
  • Bizim oralarda yabancı kelimelerin anlamlarını ve okunuşlarını oldukça yanlış kullanarak yeni “Türkçe” kelimeler kullananlar bu “dil görgüsüzlükleri” ile “karizma” kazandıklarını sanırlar. Buralarda bilimsel terimlerin bile kısaltmaları Fransızca’ya çevrilip kullanılır.
  • Bizim oralarda milliyetçilik, sosyal adalet ve gelenekleri korumak konuyla alakası olmamasına rağmen 3 değişik siyasi akım ile ilişkilendirilir. Buralarda milli değerler, sosyal devlet yapısı ve geleneklerin önemi, bireylerin kültür ve bilgi birikiminin sonucu değerinin farkına varılan toplumsal temellerdir.
  • Bizim oralarda bayramlarda tatile gitmek “çağdaş” bir yaklaşım sanılır bazı kesimler tarafından. Buralarda bayramlar yaşanır, yaşatılır, geliştirilir… Bu da asla gericilik değildir.
  • Bizim oralarda buralar bilinmez, bildirilmez; uydurulur, dayatılır.
  • Bizim oralarda veya buralarda… İnsan her yerde insandır. Değişen düzendir.

.

.

Devamı gelir mi bilmem…

Keskin Sirke

Posted by Ufuk Erdoğmuş On December - 18 - 2008

Dün gece “Man on the Moon” filmini Nesli ile tekrar izledim. Filmin etkileyici olduğunu hatırlıyordum fakat ayrıntılardan hiçbirisini hatırlamadığım için bir kez daha filmin yaşattıklarından nasibimi alabildim. Jim Carrey’in anlaşılmayan bir “komedyen”i canlandırması hem ironikti hem de “herhalde bu işi ondan başkası da yapamazdı” diye düşündürüyordu.

Film içerisinden en içime işleyen (ya da halihazırda içimden bir parçayı yakalayabilen) an, Andy Kaufman’ın, transandantal meditasyon grubu yetkililerinden gelen hiçbir şeyi ciddiye almamasının müşteriler üzerinde olumsuz etki yaratması ile alakalı (müşteri?!) bir eleştiriye yine aslında ironik şekilde verdiği cevaptı. Çevirisi kabaca şu: “Ben hayatı bir yansıma olarak görüyorum ve insanların bu yansımayı bu kadar ciddiye almalarını anlayamıyorum.”

Hayatı ciddiye almak ile hayat içerisinde bulunan öğeleri ciddiye almak arasında sanırım ince bir çizgi bulunuyor. Hayatın çok ciddi bir mesele olan kendisini ve onu oluşturan öğeler ile sanal ve edilgen olan yansıma parçalarının birbirinden ayrılması gerekiyor. Burada her zamanki iyimser yaklaşımımdan bağımsız olarak hayatımız sandığımız bize dayatılan hiçbir zoraki sürecin aslında bizim hayatımız olmadığını vurgulamak gerekir. Zorla yaptığımız iş bizim işimiz değil, başkası veya başka bir şey için yaptığımız iştir, başkasının hayatı için yaşadığımız andır. Sevmeyerek beraber olduğumuz kişi, istemeyerek birlikte birşeyler yaptığımız insanlar o kişilerin hayatıdır, bizim ise maskemiz. Hayatımın şu an içinde bulunduğum kısacık geçiş evresinde bu saydıklarımdan hiçbirisine sahip olmadığım için kendime konuyu deşme yetkisini henüz vermiyorum fakat üzerinde düşünmeye değer bir mesele olarak aklımızın bir köşesinde bulunmasında da bir o kadar fayda görüyorum.

Hayatın, bu dünyanın, evrenin bir yansıma olduğu fikri başka şekillerde tartışılması gereken konular olsa da, bu fikre karşı çıkanların bile savunacağı üzere, hayat eninde sonunda bitecek. İster yansıma olsun ister gerçek, ister tekrar gelecek olalım benzer bir hayata ister tek sıkımlık canımız olsun, ister rahat bir hayatımız olsun ister ardı arkası kesilmeyen sınavlarımız… Sonunda elimizdeki küpün değerini kırmadan da anlayabilmemiz gerekir. Keskin sirke olmaktansa su olmaya çalışmalı. Berrak ve saf. Küpünü delmektense yolunu bulan, ağzı yakmaktansa arındıran.

Söylemesi ne de kolay…
.
.

Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

Ömer Hayyam

Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) – 1

Posted by Ufuk Erdoğmuş On December - 16 - 2008

Kişisel duygularımı ve yazma ile ilgili hislerimi ve aslında yalnızca beni ilgilendiren fakat hakkında yazmaktan zevk aldığım mızıklamalarımı başka yazılara bırakarak hemen bizi merak edenlere, ilgisini çekebilecek kişilere veya bunu okumaya ayıracak boş vakti olan herkese Fransa’da hayatımız nasıl geçti, neler yaptık, ne hallere düştük, nerelerden geçip hangi sonuçlara vardık gibi soruları yanıtlamaya çalışacak yoğun bir yazı yazmak istiyorum.

.

Bölüm 1 – Veda

Türkiye’den ayrıldığımız 30 Kasım (Pazar) sabahı herşey oldukça duygusaldı. Ayrılmak, vedalaşmak, yeni bir başlangıç, hayale kavuşmak… Birbirinin zıttı fakat daha büyük bir bütünün ayrık parçalarını bir gün içerisinde hissettik. Her şey ayarlanmıştı, Fransa saatiyle (Türkiye -1) 5 olmadan uçaktan inecek, hemen bir araba kiralayacak, saat 6 olmadan ayarladığımız otel/stüdyo ev’i bulup (kendisine yazının geri kalanında “otel” diyip geçmek istiyorum) yerleşecektik (otel ile anlaşmamız bu şekildeydi). Uçaktan beklediğimiz saatte inmemize rağmen kablumbağa misali sırtımızda taşıdığımız ve ardımızdan sürüklediğimiz yükümüzle araba kiralayarak arabaya sığmamız 6yı bulmuştu. Allah’tan oteli arayıp bir yarım saat gecikeceğimizi söylemiştik ki otelin yöneticisi olan hanımkızımız biraz daha bizi beklesin de biz kapıda kalmayalım…

Sonraki haftasonu öğrendik ki o gün yağan sağanak yağmur ve şiddetli rüzgar bizi ne Ankara’dan uğurlayan gökyüzü ağlaması ne de İzmir’deki gibi normal kış havasıymış. Yerel halk, bizim araba ile oteli ararken boşalan yağmuru (ki oteli bulmamızı iyice zorlaştırmıştı) “fırtına” olarak tanımlamış meğer. Bu aslında daha sonra iyi bir haber oldu çünkü biz aslında çok daha rahat kışları olan bir yere geldiğimizi düşünüyorduk ve ilk anda bizi karşılayan fırtına ile biraz korkmuştuk. Şimdi biliyoruz ki bize özel bir şölen hazırlamış birileri(?!). Normalde bu şekil fırtınalar olmuyormuş.

Oteli bulmak için yolda değişik yollara saptıktan, birkaç korna yedikten ve rastgele Fransız’lara İngilizce yol tarifi sorduktan sonra geç de olsa oteli bulduk. Otelin yöneticisi hanımkızımız ayağını kırmış olmasa belki de çoktan çıkmış olacaktı fakat onun bu “talihsiz”liği bizim bavullarla sokakta kalmamızı engelledi ve son dakikada yetişerek geç de olsa otele girdik.

.

Bölüm 2 – Tanrı’ların Evi

Otel otel diye bahsi geçen, Fransa’daki ilk yuvamız aslında buradaki adıyla bir “Residence”. Türkiye’de bir çok yabancı kelimede yapılan şişirme ve süsleme işlemine uğramış kelimenin aslı sanırım buradan gelmiş. Burada otel odasından büyükçe, eşyalı evciklerin bulunduğu binalara “Residence” deniyor. Apart Hotel gibi, fakat tek binada apartman gibi bulunan daireler. Otel usulü işleyen ev usulü kalınan yerler özetle. Bizimkisi ise tam adıyla “Residence Olympe” (“Residans Olamp” şeklinde okunuyor). “Olympe”, “Olympus”un Fransızca’sı. “Olympus” da antik Yunan mitolojisinde “Tanrı’ların evi” olarak geçen ulu, yüksek dağın ismi. Dağ yüksek olduğundan bu varsayımda bulunmuşlar sanırım. Bunu Ermeni masallarındaki Ağrı Dağı yaklaşımına benzetiyorum. Olayların gelişiminin bizim için ne kadar ilahi öğeler ve değerler içerdiğini düşünerek, “tesadüfen” bulduğumuz ve son gün ayarladığımız ilk evimizin isminin bu şekilde olmasının yarattığı şiirsellik bana ayrı bir keyif veriyor.

Olympe’deki dairemiz 27m2, 1+1 bir daireydi. Elimde resimler olmamakla birlikte otelin adresi şudur:

http://www.residence-olympe-antibes-juan-pins.cote.azur.fr/

Evin içerisinde yatak odasına ancak 2 kişilik yatak sığıyordu, bu durumda odanın kapısı da yatağı ittirerek kapanabiliyordu. Banyo bu kadar sıkışık yatak odasına kıyasla fazla rahattı diyebiliriz. Yatak odası ile banyo arasında 1.5 metre genişliğinde koridor (?!) ve burada bir dolap ile salon kapısı duruyordu. Salon dediğime bakmayın, kendisi de yatak odasından halliceydi. Zaten eve salondan giriliyor, girer girmez sağda ufak bir tezgah boyutunda mutfak alanı, solda yemek yenebilecek bir masa, az ileride de tek çekyatlık oturma alanı bulunuyordu.

İlk 4 günümüz arabamız olduğu için biraz daha rahat geçecekti. Arabayı her ne kadar 100km kullanma şartıyla kiralamış olsak ve oteli bulmamız ve ilk gün Nesli’nin işe gitmesi ile 24 saat dolmadan 65km yapmış olsak da, elimizin altında bir ulaşım aracı bulunması rahatlatıyordu. Yine de benim günlerim şehri keşfetmek, ev aramak, araba bakmak gibi amaçlar için yürüyerek ve dönüşte biten enerji ve kopma derecesine gelen bacaklar sebebiyle otobüslerde geçiyordu. Otobüs sistemi Amerika’dakine benzer şekilde dakika dakika ayarlanmış hatlar ve olabildiğince dakika şaşmayan şoförler ile aslında kavraması çok kolay şekilde insanı karşılıyor. Ne olursa olsun, toplu ulaşımın yeterince sık kullanılmamasından dolayı sefer sayıları az elbette. Yine de düzen oturmuş olduğu için bu saatlere uyarak işler yeterince rahat halledilebiliyor. Burada tek sorun, diğer meselelerde de karşımıza çıkan Fransız’ların uzun öğle araları ve taviz vermedikleri haftasonu tatilleri. Öğlen ve tatillerde otobüsler daha da seyrekleşiyor, Pazar akşam 8den sonra otobüs bulunmaz oluyor.

Olympe hayatımız 2 hafta sürmüş olsa da yoğun geçti. 2 hafta bittiğinde Nesli de benim gibi geçen sürenin 2 haftadan uzun geldiği fikrine sahipti. Özellikle yaptıklarımız bizden önce buraya yerleşen benzer durumdakiler tarafından “şans” olarak tanımlanmıştı zaman zaman. “Şans” kelimesinin kökenini düşünürsek biz zaten “şans”ımıza değil, yarattığımız olasılıklara güvenmiş, ve olasılıklarımız umduğumuz gibi çıkmış, 2 hafta içerisinde temiz, istediğimiz yerde (şehrin sahildeki nispeten pahalı bölgesi) ve eşyalı bir evi kesinlikle buraya göre ederinin çok altında bir fiyatla tutmuştuk.

.

Bölüm 3 – Bizim Ev

27m2’den sonra bize kocaman gelen 44m2’lik yeni evimize yine tüm yükümüzü sırtlayarak ve sürükleyerek, yine sağanak yağmur altında ve yine bir Pazar günü taşındık. En azından bundan sonra bir süre yeni bir taşınma planlamıyoruz. Ev ile ilgili bir video, bolca fotoğraf veya ayrıntılı anlatımlar ile süslemek isterdim bu yazıyı fakat eldeki ile yetinmek zorundayım. Nesli’nin “googlemaps” haritalarından bakarak evin biz tutmadan hemen önceki 4 resmine ve yerine şu adresten ulaşılabilir:

http://maps.google.fr/maps/ms?hl=fr&gl=fr&ie=UTF8&oe=UTF8&msa=0&msid=100050848705545867438.00045d9fc793adf842026&ll=43.572722,7.100487&spn=0.007991,0.018153&t=h&z=16

Evde ütü masasından deniz yatağına kadar her türlü eşya mevcut. John Lennon’un sözünü buradan tekrar hatırlatayım (zaten çok sık kullanıyorum): “Hayat biz başka planlar yaparken başımıza gelenlerdir.” Taşınma sürecinde uçağa alacağımız her fazla ağırlık bize 7 Euro/kg olarak malolacaktı. Eşyaları çoğunlukla “bunu götürmek kilosu 7Euro’ya değer mi?” sorusuyla ayıkladık. Bu süreçte Nesli ile tartışma konularımızdan birisi de Ankara’da rastgele bir dükkandan aldığımız, muhtemelen piyasada bulunan en ucuz mikseri getirip getirmemekti. Mikserin kendi fiyatı 7 Euro etmiyor diye hatırlıyorum. Bu tartışma son güne kadar ara ara tekrar açıldı ve sonunda mikseri getirmeye karar verdik. Yastıklar, yorgan,nevresim takımı, bir kısım çatal bıçak, saç kurutma makinası vb. yanında bir de mikser getirdik. Hayat biz bu eşyaları bulamama planı yaparken bizimle yine dalga geçmişti ve bulduğumuz evde 4 nevresim takımı, 7 yastık, bol miktarda havlu, tam takım mutfak, saç kurutma makinası vardı. Evde gerekli gereksiz bol miktarda eşya ve tam takım mutfağa rağmen, mutfakta 10 parça kek yapma seti olmasına rağmen, patates, sarımsak ezmek için kullanılan aletler vs. olmasına rağmen evde tek eksik bir mikserdi! Eve Pazar günü yerleştikten sonra uzanırken sayıkladığımız şeyler ortaktı: “Keşke nevresim takımlarını getirmeseymişiz, keşke yastıkları, çatal bıçağı, fincanları getirmeseymişiz… ama nereden bilecektik ki?!”

İyi ki mikseri getirmişiz…

.

Bölüm 4 – İlk bakışta Fransız’lar

Her ne kadar insanları birbirinden sıfatlar ve isimler ile ayırmanın yanlışlığını daha önce kendi yaptığım sınıflandırmalarla kendime bile kanıtlamış olsam da “Fransız” diyebileceğimiz insan tipi ile ilgili ilk izlenimlerim beklentilerimin oldukça dışında gelişti.

Öncelikle “Fransız, İngilizce bilse de konuşmaz” sözünün Fransız ile ilgili değil, her konuda olduğu gibi durum ve şartlar ile alakalı olduğunu öğrendim. Şu ana kadar hiç kimse İngilizce bilmesine rağmen ne benimle ne Nesli ile Fransızca konuşmadı. İngilizce bilmeyenlerden de her ne hikmetse “carte de sejour” (oturma izni kartı) almaya gittiğim resmi dairedeki görevli bayan hariç hiç kimse bana zorla Fransızca konuşulduğumu hissettirmedi. O bayan da İngilizce bilmiyordu ama öyle bir davrandı ki bilse de konuşmazdı havası yarattı bende. Bunu devlet dairesi olmasına ve benim oturma izni için gelmiş olmama bağladım. Tek örneğin dışında İngilizce bilmeyen Fransız’larda ortak bir şapşallık olarak yorumladığımız davranış şekli de biz her ne kadar ezberden Türk aksanımızla “Jö ne parle pa Fğanse” (Fransızca bilmiyorum) veya “Je ne kompğend pa” (Anlamıyorum!) desek de ısrarla bize uzun Fransızca cümleler ile birşeyleri anlatmaya çalışmaları idi. Biz memlekette turistlere bu şekilde değil, kelime kelime, Türkçe de olsa “tarzanca” yöntemiyle kelimelerle anlatmaya çalışırız genel olarak. Her nedense, çoğu Fransız kelime kelime değil, uzun uzun cümleler ile anlatmaya bayılıyor herşeyi. Allah’tan ellerini kollarını kullanıyorlar da bir şekil anlaşılıyor…

Geçen 2 hafta içinde yavaş yavaş uzun cümlelerden kelimeler anlamaya, tarzanca cümleler kurabilmeye başladığım için içim biraz rahatladı. Çok rehavete kapılmamak gerek elbette ama yine de gelirken yaptığımız planda bir şaşma olmayabileceğine olan inancım sağlamlaşıyor.

Fransa ile ilgili en acı yoldan öğrendiğim gerçek ise öğlen yemeklerini uzun uzadıya yemeleri, tatil vakitlerinden taviz vermemeleri ve yine de Dünya sıralamasında en büyük 7. ekonomi olmaları. Bizimle neredeyse aynı (hatta biraz daha az) nüfusa sahip olmalarına rağmen bizimkinin 3 katı büyüklükte bir ekonomiye sahip olmaları, bizim 17. onların 7. olması da aslında gösteriyor ki çok çalışmak değil, doğru ve verimli çalışmak asıl kazançtır. Günlük çalışma saatinin burada 7, bizde 8.5 saat olması, öğlen aralarının bazı dükkanlarda saat 3e kadar uzaması hiçbir müşteriyi sinirlendirmiyor, esnaf müşteri kaçırma derdine düşmüyor, sistem çökmüyor, ülke gerilemiyor… Yanlış hatırlamıyorsam son tartışmaları da Pazar günü her yerin kapalı olması üzerineydi… Daha çok tartışırlar gibi duruyor…

Trafik sıkıştığında bizim için normal bir yoğunluktaki iş çıkış saatini andırıyor yollar. Yollarda trafik lambaları çok ender kullanılmış. Çoğu kavşak için yuvarlak dönüşler yapılmış. Yuvarlağa girerken yuvarlakta dönenlere yol veriliyor doğal olarak, sonra yuvarlağa girilip gidilecek yöne dönülüyor. Yuvarlak girişlerinde asla ışık kullanılmıyor, yuvarlaklara insanlar olması gereken şekilde bekleyerek giriyor, çıkıyor. Trafik dakikalarca kilitlenmiyor, düzenli bir hızda akıyor. Zaten kimse korna çalmıyor, gerek de kalmamış oluyor. Yaya geçidine ayak basınca herkes olmasa da çoğu araba yol veriyor, yayalara ışık konmuşsa yayalar da ışıklara uyuyor. Işık yoksa öncelik yayanın oluyor. Yollarda park edilebilecek yerler, dönüşler, girişler ve çıkışlar hep yere çizilen çizgiler ile işaretlenmiş olduğundan yollarda planın dışında park yığılması olmuyor. Vatandaş da park izni olmayan yere “şöyle bir koyuvereyim, hemen dönerim” diye bırakıp gitmiyor. Burada halkın en büyük sorunlarından birisi park yeri. Aylık 100Euroya park yerleri kiralanıyor ve bu ucuz karşılanıyor yerine göre. Buna rağmen kimse ısrarla yollarda izin verilmeyen yerlere park etmiyor. Sanırım buna da “trafikte medeniyet” deniyor. Zaten medeniyet kafada, kurallarda değil.

Medeniyet demişken, insanlar efsanelerin aksine, yere tükürüyor, hatta yerine göre sokağa işiyor. Bazı sokaklar, köşeler, otobüs durakları amonyak kokusuyla işaretlenmiş olabiliyor. Bunun aksine herkes birbirine tanışıksa selam veriyor ve her zaman öpüşüyor (yanaktan 2 kere). Tanımadıklarıyla dükkan vb. yerlerde karşılaşınca illa ki bir “Bonjour” veya vakte göre “Bon Soir” demek doğal, dememek çok ayıp karşılanıyor. Her girdiğim dükkanda uzaktan da olsa yüksek sesle “Bonjuğ Mösyö” şeklinde karşılanmak hoşuma gitmiyor da değil hani. Buna benzer şekilde otobüse binince şoför aynı şekilde karşılıyor herkesi tek tek. Biz yolcular da aynı şekilde şoförle selamlaşarak biniyoruz. Bunun bir adım ötesi de neredeyse herkesin otobüsten inerken kapıdan şoföre bağırarak “Mersi, Oğuar!” (Teşekkür ederim, görüşmek üzere!) şeklinde özel olarak şoföre teşekkür edip otobüsten inmesi. Biz bunu ilk kez yeni evimize taşınırken bavullarla otobüsten inerken yapabildik. Sanki o an buraya sonunda yerleşmiş gibi hissettim. Şoföre selamımızı verdik ve evimize geçtik…

.

.

Devamı geldi: http://oku.nesliufuk.com/bonjour-monsieur-bonjug-mosyo-2/

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular