okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for January, 2009

Korkarım

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 29 - 2009

Dedemin ağabeyi geçen sene vefat etmişti. Cumhuriyet’in ilk nesillerinden birisine dahil, asker emeklisi bir vatansever olarak tanıyabildim kendisini. Kendisi ile sadece Alzheimer hastalığı ilerlemeden 1 defa, daha sonra da 2 defa görüşme ve tekrar tekrar tanışma fırsatı buldum.

Ankara’da yaşıyor olmama rağmen 8 senede yalnızca 3 defa görüşmüş olmamı, kendi kendime bu görüşmelerin hepsini son 3 senede yapmış olmamla, ilk 5 sene çocukluğumun etkisi ile hayırsızlık etmemi bahane ederek avutuyorum bugün. Benzer çocuksu tavrı ailemden birçok kişiye “sülale” diyerek göstermiş olduğumu biliyorum fakat “aile” ilişkileri için bu durum önemli olmuyor çoğu zaman. Aile meselelerinde doğru yola girmek için asla geç olmuyor.

Görüşmelerimizin hepsinde en az bir defa aynı sözü söylediğine tanık oldum. En az bir defa çünkü Alzheimer’i ilerledikten sonra aynı konu her açıldığında tekrar aynı yorumu yapıyordu. Ne zaman birisi “Si Di” (bildiğimiz CD) dese hemen suratı bozuluyor, kaşları hafif hayal kırıklığı ile çatılıyor ve tepkisini belirtiyordu: “Ne demek si di? Onun Türkçe’si yok mu? CD (ce de) neden demiyorsunuz?”

Aklımda Cumhuriyet’in kuruluş yılları ile ilgili yalnızca 2 kişilik birinci dereceden kaynak var. Birincisi Lise’de bir İnkılap Tarihi dersi için yaptığımız Cumhuriyet’in ilk yılları ile ilgili röportaj için görüştüğüm teyze (Allah rahmet eylesin, 90 yaşlarında vefat etti), ikincisi de dedemin ağabeyi. Birinci ağızdan duyduğum hikayeler, gördüklerim, dedemin de anlattıkları ile birlikte aslında ne kadar farklı bir yola yöneldiğimiz ortaya çıkıyor bugün.

Dedemin ağabeyinin bir konuda daha bir hayal kırıklığını gözlemlemiştim. Sanırım ikinci ziyaretimde, benimle muhabbet etmek için bana sorular soruyordu, konuşuyorduk. Muhtemelen kendince en önemli konuları sırasıyla sormaya başlamıştı. Önce hangi bölümde okuduğumu sordu. Mühendislik okuyor olmam onu memnun etmişti. İkinci sorusu da ne ile uğraştığımdı. Hangi sporu yaptığım, hangi hobi ile uğraştığım mesleğimden sonra merak ettiği ilk şeydi. O sıralar düzenli halı saha maçlarımıza ara vermiştik, kış olduğu için tenis ve zaten ender olan basketbol denemelerim askıya alınmıştı ve dönemin maddi durumu gereği bowling oynamaya da gitmiyorduk uzunca bir süredir. Kendisine tarafsız bir cevap vermiş olmak için o sıralar herhangi bir sporla uğraşmadığımı söyledim. Aldığım üzüntü ile karışık tepki kesinlikle beklediğimden farklı olsa da silkinmeme yardımcı oldu: “Spor yapmıyor musun? Nasıl yapamazsın? Sakat değilsin, hasta değilsin. Nasıl bir spor ile uğraşamazsın?”*

Bugün bu olayların üzerinden yıllar geçti, kendisi vefat edeli bir yıl oldu.

Gün geçtikçe ve okudukça farkediyorum ki dil bilinci yeri geldiğinde milletleri ayakta tutan etmenlerden birisi olurken, bilinçsizlik yeri geldiğinde teslimiyetin ilk adımı oluyor. Bu gerçeğe itiraz etmek tarih bilmemekten, iyimser cahillikten başka bir şey değil. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Osmanlı’nın son yüzyılları, Amerika’nın ilk koloni yılları, İrlanda ve Hindistan yalnızca en bilinen örnekler.

Artık farkındayız ki sakat olmak bile spor yapmaya engel değil. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” Bizim için artık anlamsız bir atasözü olmuş. Sporun kafaya etkisini bırakalım bir kenara, ömrü uzatması, vücudun salgıladığı hormonlar ile mutluluk ve rahatlık hissi vermesi de cabası. Diğer hobiler de ayrı bir mesele. Gördüm ki eskiden olabildiğince herkes en az bir spor dalı ile uğraşıyor, meslek dışı bir ilgi alanında kendini geliştiriyormuş. Artık bunlar unutulmuş, unutturulmuş durumda. Sonuç olarak da ortalama ömrümüz tıptaki ilerlemelere rağmen kısalmış, emekli olduktan sonra insanlar beyin boşaltma sürecine girer olmuşlar. Halbuki insanların en verimli olması gereken, en olgun çağı emeklilik değil mi? Bir çok ulusun edebi ve mitolojik eserlerinde bahsi geçtiği gibi şarap olmak varken, yerinde sayıp zamanla sirkeye dönmenin ne faydası olabilir ki?

Tatsız hayatlarımızın özünde, mayalanmamış yaklaşımlara boyun eğmiş toplumsal anlayışın etkisi bulunuyor. Bize sunulmuş olan nimetleri, kaynakları ve bilgiyi kullanmak yerine içimizi boşaltmamızın varacağı yerden korkarım. Korkarım, dedemin ağabeyi gibi hatırlanmamaktan.

Korkarım, hatırlanmamaktan.

.

*Spor konusundaki muhabbeti hatırlatan Nesli’me teşekkür ederim.

Sevgin'le

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 28 - 2009

kafam, karışık
kazan, ben kepçe.
Sevgin’le akıl

hava, boşluk
ancak seninle
Sevgin’le nefes

tatsız, akar
ancak yolunu bulur
Sevgin’le su

kalbim, atar
ancak çalışır sensiz.
Sevgin’le yürek

ruh, bilinmez
görmeden inanmam, hayal.
Sevgin’le can

ben, sensiz
     yok, olmaz
yok olmaz
Sevgin’le biz

.
            ufuk.

Düzenin Suyuna Gidip, Yalnız Dönmek

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 27 - 2009

“Şehir yalnızlığı” üzerine son zamanlarda çekilen kısa filmler, yazılan şiirler, bol miktarda karşımıza çıkan dizilerin ardından bu kavrama iyice bağışıklık kazandığımızı sanıyoruz. Yalnızlık eskiden doğa ile başbaşa kalma, insanlardan uzak durma veya herhangi bir türden azınlık olma durumlarından birisinde karşısına çıkarken insanların, bugün bu tanımların hepsi değişti, eridi, başka bir kapta yeni bir şekle girdi.

Yalnızlık artık fiziksel, açıklanabilen bir gerçeklikten çok, duygusal, sezgisel ve zihinsel bir boyutta kullanılıyor eserlerde. Sanatın toplumları yansıtması gerçeğini düşünürsek aslında artan şehir nüfusu ve yayılan hayat düzeni ile yalnızlık hissinin yeni boyutu garipsenmeyecek bir gerçek.

“Bu kalabalık içinde yapayalnız hissetmektense, Dünya’nın bir ucunda tek başımayım.”

Şebnem Ferah, “Can Kırıkları” parçasının sözlerini de çoğu zaman olduğu gibi derin ve yalın yazmış. Bu konudan ilk bahseden olmadığı gibi, yeni Dünya düzeninde son olmayacağı da kesin.

Çoğumuzu saran beşer yığını bize etkisi olarak bakıldığında eskilerin, köylerinde, ormanlarında, gezdiği çayırlardan, hayvanlardan pek bir farksız artık. Eskilerin “insan” ilişkileri artık yerini hayat telaşına, “özgür” bireyselliğe ve birbirimizden “bağımsız” yalnızlık kuyusuna itilivermemize bıraktı. Artık her ilişki ne anlamlı ne derin ne de değerli. Ne tanıdığımız herkesin bir değeri var ne kurduğumuz ilişkilerde bir karşılıksızlık.

Eskilerin dostlukları hayatlarına giren 20 arkadaştan 15i ile ifade edilebilecekken, bugün çoğumuz 200 arkadaştan en fazla yalnızca 10u ile “dost” olabilecek kadar yoğunlaşabiliyoruz. Duygu aleminde yaşadığımız bu değişimi sermaye tabanlı iktisadi yapı (kapitalist ekonomi) ile paralel olarak görmek de aslında şair budalalığından öte algılanmalı. Sonuçta her 200 kişiden yalnızca 10u zenginlikleri tadabiliyor; tıpkı dostluklarımızı cimrice tattırışımız gibi.

Parçası olduğumuz Dünya ister öyle ister böyle bir düzene sahip olsun, bir bütün. Devirler değiştikçe bütüne yaklaşarak, parçalanmakta olan duygularımızın onarılması için yapabileceklerimiz ise sınırlı. Tahribatımızın olanca hızıyla azalması, yaraların en kısa zamanda sarılması ise yalnızca tek bir yolla mümkün. Acil olarak duygusal önceliklerimizin tekrar fiziksel önceliklerimiz olması gerekli. Beynimiz ile kalbimizin birlikteliği anlamına gelen “gerçek özgürlük” için adım atmamız gerekli. Mecburiyet diye bir şey olmadığını farkedip, büyük resim içinde kaybolan benliklerimizi, özümüzü su yüzüne çıkarmamız gerekli. Sonrası zaten kendiliğinden akacaktır. Eskilerin dediği gibi, su yolunu bulacaktır.

Çarpık Kentleşme

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 21 - 2009

Millet olarak biz taraf olmayı, taraflar yaratmayı çok seviyoruz. Çoğu zaman taraflar olması yönetimdekilerin de işine geldiğinden bunu önleyici önlemler almıyorlar. Futboldan siyasete çoğu konuda fikir üretmekten çok tarafı olmaya sürüklendiğimiz grupların etkisine sokuluyoruz. Bu sebeple çoğu zaman birisi herhangi bir konuda fikir beyan ettiğinde hemen o fikri savunan başka, daha büyük bir gruba dahil ediveriyoruz zihinlerimizde insanları. Bu yaklaşım da bize aslında uzun vadede ne tartışma ne de bakış açımızı genişletme imkanı sağlıyor.

8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak son yıllarda iyice belirginleşen bir değişim ile farkettim ki artık Ankara’da da belediye ile ilgili yapılacak herhangi bir yorum doğrudan sizi başka siyasi konularda da bir gruba dahilmiş gibi gösteriyor. Bu yanılsamadan mümkün olduğunca uzak durulacağını varsayarak uzmanı olmadığım için yaptığım ufak okumaların ve Fransa ile Amerika’da edindiğim fikirlerin harmanı bir özet çıkarmak istiyorum.

Şehir planlama süreçlerinde belli başlı önem verilmesi gereken, oturmuş kaygılar ve bu kaygılara zamanla üretilmiş yaygın çözümler vardır. Şehir planlamada kesinlikle dikkate alınması gerekenler karışık bir sırayla görsel güzellik (estetik), güvenlik, gecekondulaşma (kenar mahalleler), ulaşım, ışık ve ses, çevre, bakım ve yenilenmedir (Çok aramaya gerek yok, bkz. wikipedia). Bunları ortaya karışık salata halinde bir inceleyelim örneklerimiz ve Ankara üzerinden.

Ankara’nın en meşhur özelliği artık ne Hitit Güneşi (ki Dünya tarihi üzerinde etkisi olan bir semboldü M.Ö. – Melih’ten Önce), ne oyun havası, ne de Beypazarı Kurusu. Ankara’lı için artık en önemli kavram, sevse de sevmese de, köprülü kavşaklar. Aslında buradan yola çıkarak bile bir çok şehir planlama sorununa değinilebiliyor. Bir kavşakta yığılma olduğunda köprülü kavşak ile o yığılmanın üstesinden geliniyor, bu defa bir sonraki kavşak tıkanıyor. Bu tıkanmaya oraya da bir kavşak yapılarak “çözüm” getiriliyor, bu defa başka kavşaktan gelen yolla birleşen ara yol doluyor, trafik akışı yavaşlıyor. Trafik yavaşladı diye o yol genişletiliyor, gerekirse yaya kaldırımı “herkes arabaya biner” mantığı ile ortadan kaldırılıyor. İzmir – Çeşme otobanı genişliğinde bir şehiriçi ana yol (Eskişehir Yolu) oluşturuluyor, sonra her gün bu yolda en az 1 kaza olmasında kabahat sürücülere çıkartılıyor. Ayrıca bu kadar geniş bir yol bile sabah ve akşam iş giriş çıkış saatlerinde tıkandığı zaman yine de bundan çok değil 5 sene sonra ne olacak sorulmuyor, sordurulmuyor.

Yalnızca Ankara değil, tüm Türkiye’de genel bir merkezi yerleşim sorunu mevcut. Banliyöleşme, banliyölerin genişletilmesi ve geliştirilmesi, iş ve yaşam alanlarının geniş alanlara yayılması yalnızca trafikte yığılmayı değil, aynı zamanda ses birikimini ve binaların zorunlu yüksekliğini de azaltmış oluyor. 20 kilometrekarelik bir alanda tüm iş merkezlerinin bulunması demek bütün bu alanların gökdelenlerle dolması demek. Halbuki Dünya’da Türkiye’den kat kat fazla nüfus yoğunluğuna sahip şehirler dışında buna ihtiyaç duyulmuyor. Biz hala sanıyoruz ki gökdelenler dikmek her zaman marifet.

Amerika’lı tanıdığımız bir aile 1 yıl sürecek bir Dünya turu yapıyordu ve 3 ayın sonunda Avrupa’dan Afrika’ya geçmeden önce Türkiye’de bizimle kaldılar 3 hafta kadar. O güne kadar Amerika ve Avrupa’nın tüm büyük kentlerini görmüş birileri olarak İzmir’de 5 dakika geçmeden yaptıkları ilk yorum “ne kadar çok yüksek apartman ve gürültü var” oldu. İşin en acı kısmı bunu Basmane tarafında değil, Göztepe sahil yolundan giderken söylemeleriydi. Biz Ankara’da yaşayanlar için olacak en aydınlık ve sakin yerlerden birisi olan sahil yolu belli ki çoğu muadili sandığımız Dünya kentine göre bambaşka bir yapıdaydı. Artık Amerika’nın üzerine kendi örneklem grubuma Fransa’yı da eklemiş birisi olarak bunu maalesef doğrulayabiliyorum.

Şehirde yüksek binalar gelişmişlik değil plansızlık, yetersiz altyapı ve ulaşım sorununun göstergesi. Bir yere yığılmış insanlar ister istemez sabah işe giderken yolları tıkayacak, akşam da aynı yoğun bölgeye dönerken aynı trafikte bekleyecek. Elbette ki toplu taşıma ile bunun etkileri azaltılabilir. Elbette ki araçlara değil de yayalara öncelik verilerek özel araçların kullanılması teşvik edilmeyebilir. Elbette ki artık yıllardır yapılan yanlışlar doğruya çevrilebilir. Yeter ki doğrusu nedir bilmesi gerekenler bilsin, öğrensin, hatta öğrenmeye zorlansın.

Çarpık kentleşmenin getirdiği en büyük sorunlardan birisi de ses ve görüntü kirliliğidir. Çarpık iktisadi yapı ve dengesi iş dağılımında ve yerleşimde varoşlaşmayı körükleyebilir, bu konu ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Gel gör ki görüntü ve ses kirliliği sadece ve sadece tepeden düzeltilebilir. Ses ve görüntü kirliliğinin bu kadar önemli olmasının sebebi de tüm halkı, sinsice farkettirmeden etkilemesidir. Araba kullanan birisinin etrafında gri beton duvarlar görmesi ile açık hava ve ağaçlar görmesi arasında açık bir fark vardır. Otobüsle işten eve dönen bir memurun yolda trafik gürültüsü ve tozlu binalar görmesi ile ferah yollarda gökyüzüne bakarak gitmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Yayalar için yüksek, yamru yumru yamalar yapılmış, dar, gerektiğinde üzerine araba park etmiş kaldırımlarda yürümek ile neredeyse yol ile aynı seviyede (hatta bazen daha aşağıda) ve oldukça geniş kaldırımlarda yürümek arasında belli durumlarda hayati fark vardır. Tüm verdiğim örnekleri iki yönüyle de yaşamış birisi olarak söyleyebilirim ki doğrusu ile yanlışı anlayamamak diye bir ihtimal yok, gereğini yapmamak vardır.

Trafik ile ilgili varolan düşünce kalıplarım yıkılmaya devam ediyor Fransa’da araba veya otobüs ile bir yerlere gidip geldikçe. Artık biliyorum ki geniş yol demek açık trafik demek değil. Öyle olsaydı buradaki tek şeritli ana yolların Ankara’daki 4 şeritli şehirlerarası yoldan daha hızlı akması anlamsız olurdu. Artık biliyorum ki trafik ışığı demek düzen demek değil. Öyle olsaydı burada kilometrelerce kavşakların hiçbirinde ışık olmaması sonucunda sürekli bir kaza görmem gerekirdi.

Artık biliyorum ki savunduklarımız yanlış değil. Öyle olduğunu sananlara çok geç olmadan bilmek, bildirmek gerek.

.

Üstgeçitler konusuna hiç girmiyorum bile çünkü üstgeçitleri çözüm sanan bizden başkasına rastlamadım, rastlayan da duymadım… Ne yalan söyleyeyim, dışarıda hiç üstgeçit görmedim.

Çember

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 16 - 2009

Wealth is any income that is at least one hundred dollars more a year than the income of one’s wife’s sister’s husband.” – H. L. Mencken

Çevirisi:

“Zenginlik, eşinin kız kardeşinin kocasından yılda en az yüz dolar fazla olan herhangi bir gelirdir.” – H. L. Mencken

.

Amerika’da yapılan bir araştırmada insanların çoğunun daha zengin olmaktan çok başkalarından daha zengin olmayı tercih ettiklerini ortaya çıkarıyor (Bkz. Sağolsun, Utku’nun gönderdiği makale). Burada verilen örnek şu ki, insanların çoğunluğu arkadaşlarının 30 kendisinin 15 kazanmasındansa arkadaşları 5 kazanırken kendisi 10 kazanmayı tercih etmiş oluyor. Yazıda değişik şekillerde Darwin’in teorisine ve sosyolojik yaklaşımlara değinerek bu konu tartışılıyor.

Yavaş yavaş Amerikan ekonomisinin cazibesine kapılan sayısız ülkeden birisi olan Türkiye’de de aslında buna benzer manzaralar şehir hayatında karşımıza çıkmaya başladı bile. “İmece”, “Tanrı misafiri”, “tasarruf” gibi terimler yalnızca ilkokul kitaplarında ve karikatürlerde karşımıza çıkarken, “Yerli Malı Haftası” yerini “Cadılar Bayramı”na, Yeni Yıl ekranlarındaki dansözler (?!) yerini Noel Baba’ya bırakmıştır. Noel Baba da aslında Coca-Cola tarafından yaratılmış, İskandinav-Avrupa mitolojilerinden kırma bir hayali kahramandır. Kırmızı giymesi de Coca-Cola’nın kırmızı renginden dolayıdır. Fakat yine de bunlar anlamsız ayrıntılardır çoğu kimse için. Her ne kadar bunlar teoride zararsız ve eğlenceli değişimler olsa da, pratikte başka değişimlerin yarattığı tehlikeli buzdağının görünen zararsız kısmıdır.

Zenginlik yavaş yavaş tanım değiştirdi. Artık “hali vakti yerinde” olmak, “pembe panjurlu ev” istemek devri geride kaldı. Değişen ve küreselleşen serbest piyasa merkezli kapitalist Dünya düzeninde zaten aksi beklenemezdi. Bilmeyenler için hemen ufak not düşelim, eğer herkes pembe panjurlu evine yerleşip hali vakti yerine gelince mutlu olsaydı, ekonomi çökerdi. Serbest piyasa ekonomisinin bilinen en büyük yakıtı tüketimdir. İlginç bir şekilde ilk çıkış noktası da aşırı üretimdir, fakat gel gör ki bugün ondan da eser kalmadı.

Zenginlik tanımıyla birlikte hayallerimiz, umutlarımız, hayattan beklentilerimiz de değişti. Dünya’da intihar oranının 90′lı yıllarda ani bir artışa geçmesi belki buna yorulabilir. Yaşattığımız sistemin kalbi Amerika’da yapılan araştırmalarda halkın mutluluk endeksinin (genel olarak halkın ne kadar mutlu olduğunu belirten bir katsayı) Merkez bankasının tekrar özelleşmesi ile düşüşe geçmesi, Avrupa Birliği içerisindeki birçok ülkede üretim sıkıntısı, işsizlik gibi beklenmedik sorunların artışta olması hep bu merkezde yorumlanabilir… Yorumlattırılmaması da istenebilir…

Bizim çözmemiz gereken ilk sorun ne sistemin kendisi, ne de düzenin içerisinde kimlerin haklı kimlerin haksız olduğu karmaşası. Bizim ilk ve yegane sorunumuz, “insan” olarak, bizlerin önceliğimizin ne olması gerektiği. Bazı insanlara “Ben su içmeyi sevmiyorum” diyebilecek evrimdışı değişimi kazandıran bu ruhsal baskı altında, gerçek anlamda, “sözde değil özde” insan olmamız adına içimizde ne kaldıysa onları tekrar keşfetmek olmalı ilk amacımız. Hepsinden önce insan olduğumuzu hatırlamak, önceliklerimizi ve düşüncelerimizi bu temel gerçeğe göre olması gereken yola sokmak…

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular