okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for February, 2009

Ben Güzele Güzel Demem, Güzel Kendin Bilmeyince

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 26 - 2009

Karacoğlan’ın çok meşhur bir sözü vardır: “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”. İşin en acı yanı, bu sözün bu kadar bilinip de türkünün bilinmemesidir.

Kabul ediyorum. Bu söz üzerinden sayısız espri yapılabilir. Benim şimdiye kadar en çok güldüğüm espri, sanırım 1995 yılında LeMan (veya o zamanki adı herneyse) dergisinde Met Üst’ün yazdığı haliydi: “Ben güzere güzer demen, güzer Türkçe bilmayinço.” O zamanlar hararetli tartışmalar yapıldığını hatırlıyorum Türkçe’nin korunması üzerine. Tartışmaların, barındırdıkları endişe konusunda haklı olduklarını, Türkçe’nin iyice yamultulmuş, harmanlama numarasıyla seyreltilmiş bugünkü halinden anlayabiliyoruz.

Bugün lüzumsuz iş yapma kotamı doldurmak üzere Feysbuk’ta gezinirken bir arkadaşımın bir arkadaşının sayfasında bir yorum okudum. İsim veya gereksiz binbir ayrıntıya girmeden bugün okuduğum espriyi paylaşayım: “Ben güzele güzel demem, kafam güzel olmadıkça.”

Önce çok güldüm. Ardından eskiden beri güldüğüm hali aklıma geldi sözün. Sonra aradaki farkı farkettim. Yıllar geçtikçe esprilerin genel olarak geçirmekte olduğu evrimi hissettim. Küçümsemeden, yok saymadan değişimin gittiği yönü düşündüm.

Sonra silkindim ve ayıldım. Sözün özüne, kaynağına bakmaya karar verdiğimde, içine girdiğimiz ve muhtemelen uzun süre çıkmak için cebelleşeceğimiz toplumsal yozlaşma, körelme ve seyreltilme sürecinden çıkacağımız günlerin de elbet geleceğini farkettim. Karacoğlan’ın dediği gibi:

Senin çağın geçer olur
Bu dünyalar kime kalır
Tomurcuk gül gazel olur
Vaktında derilmeyince

Her şeyin bir vakti olduğu gibi, başımıza gelen her musibetin de en az bir nasihatı ve nimeti olduğuna inandığımdan, bu türkünün tamamını paylaşmak, hayatımıza giren seyreltici tohumları, karşı hamle olarak Karacoğlan ile seyreltmek istedim.

Karacoğlan der ki:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca
Muhannetin kahrın çekmem
Gel deyip de gelmeyince

Gelirim amma döğerler
Bizi bu ilden kovarlar
Güzel olanı severler
Ben ölürüm görmeyince

Var ol yörü var ol yörü
Kara bağrın yere sürü
Döğün döğün ağla bari
Benim gönlüm olmayınca

Senin çağın geçer olur
Bu dünyalar kime kalır
Tomurcuk gül gazel olur
Vaktında derilmeyince

Karac’oğlan sözün haktır
Düşmanın dostundan çoktur
Bizimçin ayrılık yoktur
Ya sen ya ben ölmeyince

Ümüğümüzü Teslim Etmiyoruz

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 25 - 2009

Başbakan’ın haftalar önce yaptığı “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” açıklamasının ardından çok espri yapılmıştı. Yapılan esprilerin en başında, IMF ile yapılan herhangi bir anlaşma sonucunda uzun vadede her hâlükârda ümüğümüzün sıkılmış olacak olması geliyordu. Bu sebeple bu söylem kendi içinde çelişen fakat yine de bizleri tam anlamıyla gaza getiren bir söylemdi.

Şu anda ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tartışma sırasında birisi AKP yönetim kadrosunun sadece iktisatçılar ve tüccarlardan oluştuğundan dolayı bütün ekonomik yatırım ve geliştirmelerin bu yönde yapılmasının normal olduğunu söylemişti. Fikre göre; AKP kadrolarında sanayiciler, üreticiler veya akademisyenler olmadığı için, temel adımların hep ekonomik paketler ve batı ekonomisinin Türkiye’deki uygulamasının genişletilmesi yönünde olması aslında beklenen bir sonuç olmalıymış. Zaman geçtikçe bu tespitin ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz. Bunun geçmişteki en güzel örneği de DSİ kökenli Demirel’in barajlarıyla ünlenmesini hatırlatabilirim.

AKP yönetimi barındırdığı iktisatçı/tüccar genleri dolayısıyla bu işi oldukça iyi, hatta bazen aşırıya kaçacak şekilde (Bkz. özelleştirmeler) yaptı. Üretimde artışın yetersiz olması, tarımın gerileme sürecine girmesi de bu kadro yapısının olağan yan etkileri sanırım.

Kadroların dışında bakarsak da Başbakan’ın kendisi ve çevresi yerel yönetimler konusunda bilgili ve tecrübeli. Şahsi fikrimce AKP’nin en büyük başarısı yerel birimlere hakettiği önemi vermeleri. Tepeden inme bir şeyin olmayacağı gerçeğini çoktan farketmiş olmaları. İşte bu sebepledir ki IMF’ye ümüğü sıktırıp sıktırmama konusunda bir çelişki yaşanmış.

Haber İçin Tıklayın

Bana göre günün açıklaması bu haberde gizli. Başbakan 3 şart üzerinde anlaşılamadığı için ümüğümüzü IMF’ye teslim etmeme yoluna gitmiş. Bu şartların hiçbirisi de katıksız iktisadi şartlar değil.

Bu açıklamada kesinlikle Tayyip Erdoğan’ı haklı buluyorum. Eğer ısrarla bu söylediklerinin arkasında durmayı başarabilirse sonunda IMF’ye ümüğümüzü elden teslim etmemiş olacağız. Bu gidişle illa ki bir gün sıktıracağız, ama en azından ümük hala bizim ümüğümüz olarak kalmış olacak.

Haberde bahsi geçen 3 zor şart hakkında şunları söyleyebilirim:

Gelir iradesinin özerk olması liberalleri çok sevindirecek fakat bizim şartlarımız için tehlikeleri olan bir öneri. Ayrıntısına girmeye gerek yok, Başbakan zaten doğru yorumlamış.

“Nereden Buldun” sorusu ise teoride harika bir düzeltme olsa da birincisi AKP politikalarına çelişen, sermayeyi ürkütecek bir hamle. Henüz şartlar uygun görünmüyor (şu anki politikalar gereği). Ayrıca AKP’ye  yakın yatırımcılarının ve özellikle kayıt dışı ekonominin en büyük gücü olan cemaatlerin de kayıt altına girmesini sağlayabilecek bu düzeltmenin AKP tarafından yapılmayacağını ben zaten sorsanız söylerdim. Şahsen vergi yapısının kökten değişmesi yanlısı birisi olarak bu öneri zaten benim için “ha var ha yok” kapsamında kaldığından es geçiyorum.

Yerel yönetimlerin gelirlerinin kendi yerel halkları tarafından karşılanması fikri hakkında da biraz kafa patlatırsak şu sonuca varırız: Yerel yönetimlerin liberalleşmesi anlamını taşıyan bu yapı, fakir illeri geriye, zengin illeri ileriye taşıyacaktır. Dünya ekonomik düzeninin en büyük yan etkisi olan bu uçurumun büyümesi sonucunda hiçkimse bir kazanç elde etmez, edemez. Özellikle Türkiye gibi iller arasında ve köy-kent karşılaştırmasında uçurum barındıran bir yapı içerisinde bu yaklaşımdan külliyen uzak durmak gerekir.

“Yiğidi öldür, hakkını yeme” demiş atalarımız. Başbakan’ın bahsi geçen itirazları haklı. Bahsi geçmeyen tavizleri bilemediğimiz için o kısmını yorumsuz bırakıyorum.

"Para" Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 24 - 2009

(Önceki Yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2: İstikrar ve Asli Önemi)

“Her Türk asker doğar!”

“Her Türk borçlu doğar…”

“Her Türk 2 canavarı tanıyarak doğar: Trafik ve Enflasyon.”

“Trafik Canavarı” bizden birisidir. Onu biliriz, bilmemize rağmen severiz. Sıklıkla arada sırada hepimiz birer trafik canavarı oluveririz. Sonra kendimize gelir, sakinleşiriz… “Enflasyon Canavarı” için ise durum tam tersidir.

Enflasyon nedir tam olarak bilmeyiz. Bildiğimiz kadarıyla enflasyonun nasıl oluştuğunu bilmeyiz. Enflasyonu tanımayız. Enflasyon bizden birisi değildir, bizim erişim menzilimizde veya etkimiz altında da değildir. Enflasyon bir yerlerde yetişir, büyür, bize musallat olur. Enflasyon Canavarı’nı sevmeyiz…

En bilinen tanımıyla enflasyon, fiyatların artmasıdır. Aslında enflasyonun gerçek tanımı bu olmasa da halk için birincil göstergesi ve asli önemi budur. Biz enflasyonu yalnızca artan fiyatlardan takip edebiliriz. İşte bu tanım farkı yüzündendir ki açıklanan enflasyon ile bizim hissettiğimiz enflasyon biraz farklıdır. Tıpkı hava sıcaklığı ile nemden dolayı değişik bir değere denk gelen “hissedilen sıcaklık” gibi.

Enflasyon, kelime olarak tüm Dünya’da İngilizce “inflation” kelimesinden alıntı yapılarak kullanılır. “Inflation” “şişme” demektir. Ekonomideki enflasyon da bu durumda aslen “elimizde tuttuğumuz paranın miktarındaki şişme” demektir. İktisat terimleriyle bakarsak, para arzının (basılmış para miktarı), para talebine (alınabilecek ürünler) oranla daha fazla artmasıdır. Enflasyon, üretim artmadan paranın artması, dolayısıyla paranın alım gücünün azalması demektir. Örnekle birazdan açıklayacağım.

Enflasyon hakkında bilmediklerimizin yanısıra, yanlış bildiklerimiz de hiç küçümsenir cinsten değildir. Örneğin, Enflasyon her para basıldığında elimiz mahkum olan bir şey değildir. Her krizde enflasyon olur diye bir kural da yoktur. Türk Lirası’nın Döviz karşısında değer kaybetmesi de aynı oranda enflasyon olarak bize yansıyacak anlamına da kesinlikle gelmez.

Özetleyecek olursak, biz aslında enflasyonu tanımayız. Aslına bakarsanız, bizim tanımamıza da gerek yoktur, çünkü çarkların nasıl işlediğine bakıldığında enflasyon canavarın kendisi değildir!

Enflasyon, gerçek canavarın yalnızca ufak bir aynadan yansımasıdır. İşte bu yüzden ne anlaşılabilir, ne ele avuca sığabilir. Enflasyon yalnızca asıl canavarın, perde arkasındaki düzeneğinin iyice kavranıp dizginlenmesi ile hakimiyet altına alınabilir.

Bizi ilgilendiren ilk enflasyon örneği Osmanlı Devleti’nin bastığı gümüş akçelerin içindeki gümüş miktarını azaltması ile ortaya çıktı. Önceleri saf gümüş akçeler basan darphane, savaş masraflarını eldeki paradan karşılayamayacağı için basılan paraların içindeki gümüş miktarını azalttı. Bu sayede henüz fiyatlar bu gümüş miktarına ayarlanmadığı için ihtiyaçlar karşılanabildi. Halk açısından bakıldığında ise gümüşün fiyatı neredeyse hep aynı kaldığı için aynı boyuttaki bir akçenin içindeki azalan gümüş miktarıyla akçenin değeri de azalmış oldu.

Bugün yaşanan enflasyon da aynen bu şekilde gelişir.

Aslında üretim artmadığı sürece, piyasadaki ürünlerin miktarı değişmediği sürece toplam alınabilir mal değeri sabittir. Dolayısıyla yeni basılan her para eski paraların payına ortak olur, azaltır.

Örnekle basitleştirecek olursak; varsayalım 10 milyon nüfuslu bir ülkede, piyasada 10 milyon ürün var ve dolaşımdaki paranın miktarı da 10 milyon TL. Bu durumda herkese ortalama 1 birim alışveriş düşecek ve 1 TL harcayacak. Bu durumda diyelim 100bin TL basıldı. Nüfus aynı, alınabilecek ürünler aynı olduğundan ürünlerin ortalama değeri piyasadaki paraya oranla artmış olacak. Teorik olarak 10% enflasyon yaşanacak. Tersi şekilde para miktarı sabit, üretim artar ve 100bin yeni ürün satışa sunulursa da bu defa 10milyon TL ile 11milyon ürün alınabilir, yani ürünlerin değeri düşmüş olacak. Bu da bildiğimiz üzere deflasyon oluyor.

Kişi başına düşen mal ve para oranı sabit olduğu sürece enflasyon yaşanmaz. Burada bahsettiğim mal, gerçek, somut değere sahip ürünlerdir. Dizinin 1. yazısında açıkladığım gibi “para” bir aslen bir değer taşımadığı için mal olarak kabul edilemez.

Peki bütün bu konular neden bu kadar karmaşıklaştırılmış? Neden ilk örnekleri gibi yalnızca bir alışveriş aracı değil para? Neden kimse bu işlerin ayrıntılarını halka anlatmıyor? Anlatılanlar neden bir işe yaramıyor, neden sürekli bir yerlerde ekonomik sorunlar ve küresel krizler başgösteriyor?

Bütün bu soruların cevabı düzenin kendinden kaynaklanıyor. Gerçek sorun, asıl canavarın iç yüzü ve çarkların dişleri arasına aldıklarını nasıl parçalayıverdiğine de sonraki yazılarda geleceğim.

Sıkın dişinizi, 2 yazı daha kaldı…

.

Devamı İçin:

“Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

“Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

Adalet Bakanı'ndan Büyük Adalet Ayıbı

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 23 - 2009

Seçime doğru yaklaştıkça, geçen 2 genel seçim ve son belediye seçmine oranla AKP’li adayların işlerinin biraz daha zor olacağı fikri yayılmaya devam ediyor. Her ne kadar oy oranında muhtemelen azalma olacak, bazı bölgelerde zorlanacak olsalar da benim tahminimce AKP sonunda yine büyük bir fark ile Türkiye’nin tamamına yakınını alacaktır. Fakat bazı bölgelerde çok şaşırtıcı ve bir sonraki genel seçimler için işleri arapsaçına çevirecek değişimler bekliyorum. Örneğin İzmir ve İstanbul’un el değiştirmesi olasılığında yıllardır kısırlaşan sanal tartışmalar, olması gereken şekilde rayına oturma yoluna girecektir. Artık hiçbir ilin hiçbir siyasi partinin “kalesi” olmaması gereken bir dönemdeyiz. Aynı şekilde İstanbul’un Türkiye’nin aynası olduğu kanısının da yıkılması siyasi geleceğimiz için çok faydalı bir değişim olur. Benzer şekilde doğu ve güneydoğuda ırk temelli oyların da erimesi çok umut verici olacaktır, ki son genel seçimlerde işaretlerini görmeye başladık.

Bu kaçınılmaz büyük değişim ortamında iktidar ve güç sahibi AKP’nin elindeki kozları kaybetmeme uğruna değişik bir söylemde bulunmadığını görüyoruz. Önceki seçimlerde hizmet ve istikrar söylemlerini zaten kullanmışlardı. “Durmak yok, hizmete devam” bu açıdan değişimi andırmıyor ve sanki 10 sene geçse hala aynı söylemle devam edecekler havası uyandırıyor. Eminim bugün için yine yeterli olacaktır, fakat uzun vadede AKP’nin bu söylemden arınması, yeni bir koz üretmesi gerekecek.

Karşısında CHP, AKP’nin yolsuzluk dosyalarını ortaya çıkartıyor, AKP’nin köşe bucak kaçtığı Deniz Feneri davasını gündeme oturtmaya çalışıyor ve AKP’nin hizmet edemediğini değil, kendilerinin daha iyi ve dürüst hizmet vereceğini savunuyor. Her ne kadar yapabileceklerinin muhtemelen en iyisi bu olsa bile, haklı olsalar da olmasalar da, halkın oyları bu kadar hızlı kitlesel olarak kayacak durumda değil bugün şartları altında. Bu sebeple genel oylarda ufak kayma kendini gösterse de yine de CHP’nin İstanbul’u alması, kazanabileceği en iyi sonuç olacaktır. Genel seçimlerde de fazlasıyla işlerine yarayacak bir sıçrama olur.

MHP bu sırada daha sakin bir yükselişin peşinde. Tabanlarının AKP ile çoğu konuda çakışıyor olmasından dolayı AKP seçmenini kırmamak için olsa gerek, daha pasif duruyorlar. Muhtemelen sabırla doğru anı bekliyorlar bir patlama için.

Bütün bunlar gözönüne alındığında AKP’nin en büyük hedefi 3 büyük şehri almak olmalı. Bu uğurda ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. AKP’ye yakın basında sürekli karşımıza çıkan ve beni her gördüğümde üzen ve biraz sinirlendiren tehditkar söylem de bunun için sürekli tekrarlanıyor: “Hükümet ile ters düşen belediyeler iş yapamaz.”

İşin en acı yanı, seçim söylemi “ayrımcılık yapmadan, herkese hizmet” olan bir hükümetin kendilerinden olmayan belediyelere kaynak vermeyeceği fikrinin alttan alta vurgulanıyor olması. Bu fikir her ne hikmetse kimseleri rahatsız etmiyor… Eğer asıl derdin hizmet ise, kim olursa olsun, belediye doğru iş yapıyorsa ona kaynak aktarılmalıdır. Eğer gerçekten herkesi kucaklamak niyetindeysen ne bu şekil açıklamalar yaparsın, ne de bunlara izin verirsin.

Basın bir yere kadar bu konuda es geçilebilir. Taraf olduğu zaten alenen bilinen kuruluşlar kendilerince doğru bildikleri yorumları yapmakta özgürdürler. Her ne kadar taraflı yayın yapmak adil ve ahlaki olmasa da, bu özgürlükleri elbette vardır. Fakat bugünkü haber bütün bunların üzerine tuz biber oldu. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin bir açıklamada hükümet ile zıtlaşan belediyenin iş yapamayacağını söyledi (Haber için tıklayın).

Adalet Bakanı olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında en adil olması gereken kişiden, başbakan yardımcısı olarak söylediği her kelimenin hükümet adına geçerli olacağının farkında olması gereken bir kişiden bu yorum gelmişse benim varsayımım bunun kasıtlı olduğudur. 8 yıldır ülkeyi yöneten bir kişiden bu denli derin bir açıklamayı yanlışlıkla yapmış olması beklenemez.

Bir vatandaş olarak, haklı veya değil, ülkemdeki adaletin temsilcisi, savunucusu olan kişiden bu şekilde, adeta karşıt seçmenlere “tehdit” içeren bir açıklama duymak beni endişelendiriyor. Hani hizmet için oy vermeliydik? Hani eşitlik, kardeşlik için oy vermeliydik? Hani hepimiz bir aileydik? Benim bildiğim bizim kültürümüzde ailede ayrı gayrı olmaz, olamaz.

Buna benzer bir açıklamayı bir baba yapsaydı ne hissederdiniz?
“Beni daha çok seven çocuğuma daha çok yemek veririm, yeni kıyafetler alırım. Benimle zıtlaşan çocuklarıma daha az yemek veririm, yeni kıyafetler almam. Bu maalesef böyle.”

Sonra aynı baba çıkıp “ben bütün çocuklarımı eşit seiyorum, hepsini kucaklıyorum” diyebilir mi?

AKP’nin işi bu kadar zor olmamalı. Çok daha rahat kazanabilecekleri bir seçimde kendi kendilerini yakma yolunda ilerliyorlar. Bu seçimde olmasa da, uzun vadede bu tutarsız tavırlar başlarını yakacaktır.

“Adalet” adına, yakışmadı.

"Para" Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 22 - 2009

(Önceki yazı: “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?)

Türkiye’de son dönemde daha çok siyasi bir söylem olarak karşımıza çıkmasından dolayı bazıları için güven veren, karşıtları için ise rahatsızlık uyandıran bir terime, “para” ile ilgili çarkların aslen nasıl döndüğü konusuna girmeden değinmek istedim. İstikrar’ın derinlerine inelim.

Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “Çağdaş Para Mekaniği/Çarkı” (Asıl adı “Modern Money Mechnanics”) kuralları ile doğmuş ve IMF’ye bağlı tüm ekonomilerde benzeri uygulanan yapıdan daha sonraki yazılarda bahsedeceğim. “İstikrar”ın herhalde dünyayı en çok etkileyen kullanım alanı da daha sonra ayrıntısına gireceğim bu “Modern” parasal düzenin ta kendisi.

Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu bir grup ülkece kullanılan bu “modern” parasal düzenin temel yakıtı ekonomik istikrar (consistency), ve bunun en temel göstergesi olan sabit büyüme (growth). Çağımız şirketleri için sıkça duyulan bir söylem vardır. Kabaca karşılığı “ya büyüyeceksin, ya da batacaksın” olan bu söylem aslında yalnızca özel şirketler için değil, dahil olduğumuz ekonomik yapının kendisi için de birebir geçerlidir. “Modern” ekonomik düzende ekonomi istikrarlı bir şekilde büyümezse, sürekli krizlere ve sonunda çöküşe mahkumdur. Hemen değineyim, istikrarlı büyüme sonucunda da krizler ve çöküş olabilir elbette, fakat yıllara yayılan bu süreç sanki ani bir krizmiş hissi uyandıracağından sistemin kendi iç hataları göze batmaz (Bkz. bugünkü küresel kriz).

Örnekleri uzaklarda aramaya gerek yok. Büyüme ve istikrarın olduğu dönemlerde ne krizlere ne de çöküntülere rastlamadık milletçe. Enflasyonu bu denklemin dışında tutuyorum, çünkü onun da kendi içinde bağımsız etmenleri var. Büyüme ve istikrarın olması, enflasyonun düşük olacağı anlamına gelmiyor. Arkası yarın diyerek bunu da sonraya bırakıyorum.

Henüz nasıl çalıştığından bile bahsetmediğimiz, bilmediğimiz ve asla sorgulattırılmadığımız fakat birebir içerisinde debelendiğimiz bu “modern” ekonomik düzeneğin ayrıntılarına girmeden, özellikle “istikrar” hakkında farketmediğimiz önemli bir noktaya değinmek istedim. Eğer bu yazıların devamını okursanız arada sırada değinmek için öncelikle gerçek bir istikrarın yerine göre hem iyi hem de kötü yönde ne kadar etkili olabileceğini anlatmak istedim.

Haberlerde istikrar sayesinde yapılan tahminleri manşetlere taşıyış şekline göre gazeteler bizi yönlendirebilir. İşin aslına bakıldığında ise istikrar ve matematiksel etkisiyle bakıldığında gerçek bir istikrarın eksponansiyel (üstel veya üslü de denebiliyor) etkileri ile göreceğimiz uzun vadeli etki bambaşka olabilir. Farazi olarak örnekleyecek olursak;

“Yıllık Enflasyon 5 senedir %7” manşetini gördüğümüz anda seviniriz. %7 çok az gelir, tek haneli enflasyon çok iyidir! Fakat istikrar kelimesinin matematiksel karşılığı eksponansiyel (katlanarak artan) bir artıştır. %7 yıllık enflasyon ile sağlanacak bir istikrar demek, 10 sene içinde bütün fiyatların 2’ye katlanması, 10 sene içerisinde elimizdeki paranın değerinin yarıya inmesi demektir. Manşetlerde “Son 5 yıllık göstergelere göre 10 yıl içerisinde fiyatlar ikiye katlanacak” denirse panikleriz… Halbuki ikisi aynı şeydir.

Tersi de aynen geçerlidir. İyi veya kötü olarak gelişmelerin etkisini arttırmak için tersten sonuçlar çıkartılabilir. “Geçen yıl ülke ekonomisi %7 büyüdü” demek yerine “Bu seneki istikrar devam ederse 10 yıl içerisinde ekonomimizin büyüklüğü 2 katına çıkacak” şeklinde bir manşet ile %7lik büyüme (ki aslında oldukça iyidir) uzun vadeli etkisi değinilerek vurgulanmış olur.

Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “modern” ekonomik sistemin ayrıntılarına girmeden önce, bu düzenek içerisinde en önemli etmen ve bilhassa asıl amaç olan istikrarın uzun süreli etkilerinin ne kadar büyük olabileceğini olayları ve göstergeleri yorumlarken hatırlamamız gerekir.

Devamı için:

“Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

“Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

“Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

.

Herhangi bir düzenli (istikrarlı) artış için pratik bir formül olarak kabaca (70/yüzde değişim) iki katına çıkma süresini verecektir (Hızlı bilgi için bkz. YouTube videosu). %7 artış için 70/7=10 sene, %2 artış için 70/2=35 sene gibi.

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular