okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for August, 2009

Laf Ola, Oylar Gele

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 28 - 2009

Başbakan ulusa seslendi ve haftalar süren kasıtlı sessizliğini bir açıdan bozdu. Konuşmasında beklendiği üzere hala ne yapılacağından hiç bahsetmemiş olsa da en azından bir noktada (kendince) açıklık getirdi.

Daha haftalar önce bu meşhur açılımın bahsi geçer geçmez Deniz Baykal çıkıp CHP’nin kırmızı çizgileri dediği şeylerden bahsetmişti. MGK toplantısının ardından Genelkurmay da, toplantı sonu açıklamada değinilmediği için içinde kalmış olacak ki, üniter yapıyı korumakla görevli olduğunu söyledi. Dün itibariyle de nihayet Başbakan resmen aynı sözü verdi.

Peki haftalar geçerken bir Allah’ın kulu çıkıp da neden CHP’ye cevap verme gereği duymadı? Neden Erdoğan çıkıp, Baykal’a “evet, aynı fikirdeyiz” d(iy)emedi? Buna neden cesaret etmedi?

Haftalar geçti ve AK Parti’nin hala tek yaptığı çoğunluğa güzel gelecek sözler söylemek ve muhalefete muhalefet etmek. Muhalefet ile aynı fikirdeyse de susmak. Aman muhalefeti rahatlatmasınlar! Olur ya sonra muhalefetin düşmanlığından kazandıkları oyları kaybederler… E hani toplumu bütünleştirmek için yola çıkmışlardı?

Sürecin ayrıntısı belli olana kadar ne kadar konuşsak boş. Ancak, AK Parti’nin artık kemikleşmiş “muhalefete muhalefet edelim, gerisi laf ola oylar gele” zihniyetinden tedirginim.

Uzun Eşek: Yunan Dostluğu’na +1

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 26 - 2009

Yemek isimleri, bakkal, kasap gibi temel meslek isimleri, laz fıkraları ve aklıma şu an gelmeyen sayısız ortak kültür öğesinden sonra bugün de öğrendim ki Yunan gençleri de bu alabildiğine amaçsız güzide oyunumuzu aynen oynuyormuş. Ve pek tabii ki onlar da aynı ismi birebir Yunanca çeviri şeklinde kullanıyorlarmış. Yani oluşan görüntüyü ve yapılan eylemi “eşek”le özdeşleştiren tek biz değilmişiz…

Önceki sayısız örnek sayesinde olsa gerek, artık hiç şaşırmıyorum. Yine de böyle ayrıntıları öğrendiğim her olayda ilginç bir gülümseme beliriyor suratımda.

“Uzun Eşek” de böylece (artık iyiden iyiye uzadığı için ucunu kaçırdığım) “Türk-Yunan ortak özellikleri” listeme eklenmiş oldu.

Fransa Bürokrasisine Bir Dalış Daha Mı Geliyor?

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 25 - 2009

Fransa’ya geldiğimizden beri, her şeyi yasal ve hakkıyla yapmamıza rağmen, ne kadar bürokratik mücadele verdiğimizi bir biz biliyoruzdur herhalde. Ailelere bunu anlatsak da anlamıyorlar. Arkadaşlara bahsediyoruz, “sen Türkiye’de yetiştin sana koymaz” diye şakayla karışık küçümsüyorlar. Halbuki durum bambaşka.

Türkiye’deki vatandaşı düşünen devlet yapısını, hızlı bürokrasiyi alnından öpeyim!

Bütün bu yavaşlıklar yetmezmiş gibi bir de ara sıra farkına vardığımız eksik ve yanlış bilgi yumakları var her tarafımızda. İlk geldiğimizde oturma izni çıkartmak için altı üstü 3-5 belge toplamak gerekirken, ne kadar kıvrandırıldığımızı o zaman yazmıştım. Resmi daire dışında kimsenin resmi süreci bilmemesi yetmezmiş gibi, resmi dairede illa Fransızca konuşulması ihtiyacı, ayrıca herkesin bilip bilmeden “herşeyi biliyor” tavrında olması Fransa’ya yeni yerleşen yabancıların ortak şikayeti.

Türkiye’de işi gücü bırakıp az buçuk birikimleri yurtdışına taşınma ve orada edineceğimiz tecrübeye helal eden bir çekirdek aile olarak artık tek sıkıntımız benim iş bulma ihtiyacımdı. Mesele maddi değil. Boş durmayı sevmiyorum, artı gelmişken madem dövizli askerliğin yolunu açayım değil mi? Ama o konuda da kısmetimiz çok açık değildi. Keza gelir gelmez tezimle uğraşmam, o sırada krizin tavan yapması, çalışma iznimin olmayışı ve benim Fransızca öğrenmede planladığım hızlı girişi yapamamış olmam hepsi birlik olunca 8 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi. Bahane olarak söylemiyorum, hepsini ayrı ayrı iş görüşmelerinde duydum.

“Of, bu kriz bizi de vurdu. İş vermek istiyoruz ama kriz yüzünden işten çıkartılanlarla bile başedemiyoruz.” – …

“Ocak’ta 40 tane iş vardı, bugün 5 tane.” – Keşke Ocak’ta iş bakmaya başlasaymışım!

“Tam sana göre bir iş var ama ekip Fransız. Hepsi Fransızca konuşuyor.” – Ama, ama ben, anlaşırız be abi! Hadi be!

“Sana iş bulmak zor çünkü çalışma iznin yok. (ve arkasından gelen 3 değişik gerekçe)” – E iyi de abicim, bana işi bulacağız ki o sayede çalışma izni alabileyim?!

Zaten yarı bilgili Fransızlar ile kısır döngüler hep bir arada gidiyor. Bir dönem de hatırlayanlar olacaktır, oturma izni için sağlık sigortası lazım dediler bana; sağlık sigortasına başvurmaya gidince de oturma izni sordular… Aynı şekilde geçen gün görüşmeye gittiğim adam da bana çalışma iznin yoksa iş bulman zor diyor…

Kendimi sabırlı bilirdim, Fransa sayesinde sınırlarımı genişletmeyi öğreniyorum. Teşekkür ederim sana Fransa!

Ve son olarak yine her zamanki çaremize başvurmaya karar verdik: Kendi işimizi kendimiz göreceğiz!

Hemen araştırmalara koyulduk bugün, nasıl kendime çalışma izni çıkartabilirim diye. Sonuç olarak tabi ki 2 değişik yol bulduk. Tabi ki kimse bize bunlardan bahsetmemişti ve tabi ki yine kendi kendimize halledeceğiz herşeyi (tabi olursa).

Fransa’da Fransızca’yı çat pat konuşarak, İngilizce’nin yardımı, her yere dalıp çıkmanın verdiği azim ve interneti canavar gibi kullanarak öğrenebileceklerinizin de özgüveni ile sanırım yapamayacağımız bir şey yok.

Yarın sabah “Prefecture”ye gidip resmi süreci öğreneceğim. Sonrasını işler netleştikten sonra yazarım…

.

Eğer en başından bugün öğrendiklerimizi bilseydik… Muhtemelen şimdi aylardır çalışıyor olurdum.

Gardaş, Bu Yol Ne Yöne Gider?

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 24 - 2009

338067682nmHWrv_ph

AK Parti’nin son dönemde kitleleri iki zıt kutupta heyecanlandıran “demokratik açılım” süreci kafaları karıştırmaya devam ediyor. İlk sözünü ettikleri andan itibaren 1 ay kadar geçmiş olmasına rağmen hala ne yapılacak ve nasıl yapılacak kimse bir şey bilmiyor.

Büyük bir kitle bu tür bir açılımı desteklese de, destekçilerin bile azımsanmayacak bir kısmı bunu sorguluyor. Bunda Erdoğan’ın açılım öncesi (neden hala anlamadığım bir tavırla) DTP’nin yüzüne bakmıyor olması, ırkçılığın daniskası olan “ya sev ya terket” yaklaşımından bir anda U dönüşü yapmış olması veya daha önceki açılımlarla ellerine yüzlerine bulaştırdıkları örnekler (mesela Kıbrıs) hatırlanıyor olabilir.

Ben de ne düşüneceğimi bilemiyorum.

AK Parti’nin bütün siyasi taktiklerini yıllardır yakından izleyip öğrenmiş olmama rağmen, en temel taktiklerine yenik düştüm sanırım: “İçi boş, kulağa güzel gelen söylemler ile kitlelerin desteğini alıp hiçbir şey yapmadan muhalefet karşıtı oyları toplama.” olarak özetlenebilir bu en temel taktik. Ortaya bir laf atıp, sonra açıklığa kavuşturmak yerine muhalefetin konuşmasını izleyip muhalefete muhalefet yaparak prim yapmasını çok iyi biliyorlar gerçekten.

Bu son açılımda da bahsi geçen hedefin güzelliği karşısında içim eridiğinden olsa gerek, inanasım geliyor keratalara. Ben de halkların kardeşliğini yaşamak, devletimin her vatandaşının kendini eşit hissetmesi, herkese eşit haklar, özgür ve adil bir ülke istiyorum.

Ama silkelenip kendime gelince yeniden korkuyorum.

MHP ve CHP’nin tarzları biraz keskin olduğundan olsa gerek, kimse ne CHP’nin mantıklı atılacak uzlaşı adımlarına destek verdiğini farkediyor ne de MHP’nin savunduğu “ABD projesi”nin doğruluk payını… Bundan yıllar öncesinde benzer fikirler abidik gubidik Amerikan enstitüleri tarafından raporlarla sunulmuştu. Bugün AK Parti içini doldurmadan ezbere “açılım yapacağız” dediği için de işkillenmemiz çok normal değil mi? Aynı AK Parti’nin BOP ve Kıbrıs “sorunları” üzerine nasıl ABD planlarını birebir uyguladığını gördükten sonra işkillenmemek saflık olmaz mı?

Emin olamıyorum. Bazı günler iyi niyetli tarafımdan kalktığımdan olsa gerek destek veresim geliyor bu ulvi söyleme. Bazı günler de silkiniyorum ve AK Parti’nin geçmişinde kaç ulvi söylemi mundar ettiğini hatırlıyorum.

İlginç adamlar şu AK Parti’liler. Bazı konularda çok iş yapıyorlar, bazı konularda da çok güzel konuşuyorlar… Fakat yaptıkları güzel işler ile söyledikleri güzel şeyler asla aynı şeyler olmuyor. Keşke artık birisi çıksa da hem güzel konuşsa hem de konuştuklarını yapsa. Artık “kim nerede ne demişti de sonra ne yapmıştı” hesabını tutmaktan beynim sulandı.

Tipik Ramazan Türküsü: “Arada Kaldım”

Posted by Ufuk Erdoğmuş On August - 21 - 2009

Set_intersection

Beşer soyu olarak arada kalmayı sevmeyiz. Net ve kafa yormayacak şekilde tarafımızı bellemeyi, o tarafta kalmayı huzur verici bulduğumuzdan da olabilir, tartışmaları uzatmayı sevmediğimizden de… Bu özellik sayesinde çoğu tartışmada sonucu kestirip atabiliriz.

Gözlemlediğim kadarıyla bu özelliğin ne eğitimle, ne çevreyle, ne de konumla bir ilişkisi yok. Hangi ortamda olursa olsun, bu özelliğin ortaya çıkacağı bir konu varsa çıkar. Eğer benim gibi, eskilerin tabiriyle “elmalarla armutları karıştırmamak” uğruna beynini sürekli hırpalayan birisiyseniz sayısız ortamda ani şaşkınlıklara mağruz kalabilirsiniz.

Son dönem örneğini sıkça gördüğümüz gibi, Türkiye’de insanlar sanırım bu bakış açımız yüzünden her zaman ve her zaman şaşırtıcı bir başarıyla ikiye ayrılıyor. Diğer yanda siz de benim gibi, Susam sokağından hatırladığımız meşhur şarkıyı mırıldanarak “arada kaldım” diyorsanız, ezilirsiniz. Ben çok ezilirim…

Ramazan da bana her sene bu keskin yaklaşımı hatırlatır. Örneğin son iki Ramazan’da da, farklı bir iş yerinde çalışıyordum. İki işyerinde de Ramazan’ın başlamasıyla birlikte oruç tuttuğumu öğrenen iş arkadaşlarımın, patronlarımın yüzündeki şaşkınlıkla karşılaştım. Birisinde beni zındık bilen güruh bana inanmakta zorluk çekmişti, diğerinde de beni “akıllı” bilen insanlar inanıyor olmama şaşırmıştı. Benzer sahneleri üniversitedeyken, lisedeyken ve hatta evdeyken bile yaşardım. Babam bile kendisi farkında olmasa da liseden beri her sene “sen oruç tutuyor musun?” sorusunu şaşkınlıkla soruyor. Sanırım üniversitede araya mesafe girdiği için farkedemediğinden olsa gerek, lisede (az buçuk da olsa) oruç tuttuğumu hatırlamıyor.

Sanırım insanlık olarak en büyük sorunlarımızdan birisi, birbirimizi kendi beynimizdeki verilere dayanarak anlayabileceğimizi sanmamız. Halbuki “ben kimim” ki seni bilebileyim?

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular