okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for September, 2009

İyi ki Doğdun Mevlana Celaleddin-i Rumi

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 30 - 2009

Büyüklere saygı kuşağında bugünkü selamlarımız bundan 802 sene önce doğmuş olan, gelmiş geçmiş en büyük düşünürlerden Muhammed Celaleddin-i Rumi, nam-ı diğer Mevlana veya dünyanın tanıdığı ismiyle Rumi’ye…

Onu anlatma işini de yine onun sözlerine bırakıyorum:

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir.

Herkesin bakmadığı yönden bak dünyaya.

Akıllı insan düşündüğü herşeyi söylemez, fakat söylediği herşeyi düşünür.

Her zaman doğruyu söyle, ama her zaman her doğruyu değil.

Adam savaşmakla çetin er sayılmaz, öfkelendiği zaman kendini tutabilendir çetin.

Her rüzgarla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar olsan da bir ota değmezsin.

Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.

İnsanlar, güller arasında dikenler bulunduğundan şikayet edeceklerine, dikenler arasında güller yaratıldığına şükretmelidir.

Her insan bir alemdir.
İnsan düşünceden ibarettir,
geri kalan et ve sinirdir.

Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim,
niceye şu senlik benlik?

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.

Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur.
Kendisine dost olmayan herkese dost kesilir.
Nakışsız ayna olur, tüm nakışlar onda seyredilir.

Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?

Bil ki..
Domuzların önüne elmaslar serilmez,
mücevherden ancak sarraflar anlar başkası bilmez,
ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,
sana bakan kör ise kendini camdan sanma.

Ne insanlar gördüm üzerlerinde elbise yok,
Ne elbiseler gördüm içlerinde insan yok.

Cehalet insanı çirkinleştirir. Sukŭnetim asaletimdendir. Her lâfa verilecek bir cevabım var. Lâkin; Bir bakarım lâf lâf mı diye, bir de bakarım söyleyen adam mı diye.

Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol.

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır.

Sual de bilgiden doğar, cevap da.

Tutalım ki Ali’den Zülfikâr sana miras kaldı. Sende Ali kolu ve kalbi yoksa Zülfikar neye yarar ki?

İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.

Tuzağa saçtığın taneler , cömertlik sayılmaz ki…

İnsan içki içmekte serbest, ama sarhoş olmakta serbest değildir.

Müzik Allah’ın dilidir.

Üç sözden fazla değil,
Tüm ömrüm şu üç söz;
Hamdım, piştim, yandım.

Söz Konusu Afiyet İse Gerisi Teferruattır

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 29 - 2009

Aylardır arada sırada Fransız pazarlama tekniklerinden ve herşeyi nasıl da şişirebildiklerinden bahsettim. Ancak yeni farkettim ki bu yalnızca Fransızlara özgü bir durum değil, bilhassa açık şekilde çoğu yerde kullanılan bir yöntem.

Haftasonu İtalya’ya gittik ve nispeten ufak bir şehirde akşam yemeği için değişik makarna çeşitlerini tadabileceğimiz bir lokantada yemek yedik. Malum, makarna İtalyan yemeği olduğu için yerinde görmek, çeşitleri incelemek istedik. Garson bize menü diye 160 küsür çeşit makarnanın olduğu bir fotoğraf albümü getirdi. Yaşadığımız şoku tahmin etmek zor olmasa gerek. Tek lokanta ve 160′dan fazla makarna çeşidi…

Biyolojik sınırlandırmalar dolayısıyla bu çeşitlerden yalnızca 12 tanesini deneyebildik. Fakat gece boyunca irdeleyip düşünerek şoku atlattığımda farkettim ki manzarayı bize uyarladığımızda çok garip bir hal alıyor bu çeşitlilik.

Bir yerde okumuştum, Türk kültürünün temelinde alçakgönüllü olmak vardır diye. Sanırım bu sözle bahsedilmek istenenin de ne olduğunu yeni anlıyorum.

Mantı örneğini düşünün. İster Sivas’ta yapıldığı ve benim bayıldığım gibi üçgen katlanmış olsun, ister Kayseri usulü ufak bohçalar olsun bizim için mantı mantıdır. Tereyağlı veya salçalı olması farketmez, üstüne döktüğümüz herneyse ona “sos” bile deme gereği duymayız. Yoğurt sarımsaklı veya sarımsaksız olmuş ne farkeder? İsmi yine mantıdır. Soya kıyması veya dana kıyma olup olmadığı konusuna girmeyiz bile… Kısacası mantıyı lokantada alacaksanız, menüde tek satırda kısaca “mantı” görür geçeriz.

İtalyan makarnaları için ise durum tam tersiydi. Eğer biz de İtalyan usulü mantılarımızı isimlendirseydik “Sarımsaklı yoğurtlu salçalı Kayseri mantısı”, “tereyağlı üçgen mantı” gibi isimler ile en az 10 çeşit mantıyı şu an ben yaratmış olurdum.

Peynirleriyle ünlü Fransızların da sözde 100 küsür çeşit peyniri var. Halbuki bize sorsalar kaç çeşit peyniriniz var diye, alçakgönüllülük etkisiyle olsa gerek, deri tulum, teneke tulum, Erzincan tulum, İzmir tulum hepsine “tulum işte” der geçeriz. Sonuç olarak da “beyaz peynir”, “kaşar”, “tulum” diye 5-10 türü geçemeyiz. Halbuki Fransızlar gibi isimlendirdiğimizde eminim ki herhangi bir büyük yerel marketteki peynir çeşidi 50′den fazla çıkacaktır.

Güya en basit yemeğimiz olan pilav için bile kim bilir kaç çeşit yemek çıkartırdık eğer oyunu onların kurallarıyla oynuyor olsaydık. Ama oynamayız. Çünkü gerçekten alçakgönüllüyüz. Çünkü bizim için yemek isminin başına “sade” sıfatı getirmek utanç verici değil. Çünkü bizim için bildiğin kabaca irikıyım doğranmış soğana “jülyen dilim soğan” demenin anlamı yok.

Önce bizim sözde aydın entellerimizin, sonra da Dünya’nın bu farkı ayırt etmesi dileğimle, afiyet olsun.

Almanya’da Da “Korsan” Zaferi, Darısı Başımıza

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 28 - 2009

İnternet “korsan”larının bir zaferi daha! Ben ve benim gibi milyonlarca insanın savunduğu bilgi ve kültür özgürlüğü savunucularının bir temsilcisi daha, girdiği ilk seçimde, başarıya ulaştı (haber). Artık Alman meclisinde de insan hakları savunuculuğunu sadece sözde ve üç kuruşun hesabında yapanların değil, her türlü bilgi ve kültüre erişim hakkı kapsamında da destekleyenlerin temsilcileri var.

Yıllardır süregelen her “korsan” diye damgalananın “korsan” olmaması konusunu anlayan zaten anlıyor. Daha önce de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Somali korsanları konusunda ve internet ile ilgili birkaç yazıda değindiklerimi tekrar etmenin bir manası yok. Özetle, ihtiyacımız olan yegane gerçek, bize kodamanlar tarafından dayatılan her şeyin gerçek olmayabileceğidir.

Bir gün insanların çoğunluğunun, burnuna sokulan lokmaların hepsini koklamadan kabul etmeyi bırakması dileğimle; darısı tüm Dünya’nın başına.

Komşuda Pişer Bize De Düşer

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 27 - 2009

2 ay önce Yunanistan seçimleri döneminde öğrendiğimiz üzere, her seçim döneminde büyük ve ebedi Türkiye tehdidi karşısında silahlanma ihtiyacı ile orduya gelir aktarılıyor, oy için milliyetçilik pompalanıyormuş. O zamanlar bu saçma yaklaşıma çok da önem vermemiştim. Ne de olsa anlamsız bir korku, tarihin tozlu ve çarpıtılmış sayfalarından getirilip sunulan bir bahane nereye kadar dayanabilirdi ki?

Pazar pazar ise haftalardır tartışılan füze alımı konusunda Erdoğan benzer abeslikte bir açıklama yaptı. Elbette ki “ABD’ye para akışını olsa kaç yazar” veya “birileri öyle buyurdu, biz de emir kuluyuz ne yapalım” gibi açıklamalar beklemiyorduk ama Erdoğan’ın siyasi zekasından en azından şahsım adına ben daha mantıklı ve usturuplu bir cevap bekliyordum.

Neymiş? “Yunanistan’ın 6 füze rampası var, bizim yok. İran’da ne kadardır bilemiyorum.” (haber)

Hakkını yememek gerek. Bu cümlenin içerisinde gizli birkaç derin anlam var.

  1. Kaç zamandır demokratik açılım diye diye milliyetçi oyları kaybediyoruz. Korkmayın, bakın Yunanistan’a karşı silah alıyoruz!
  2. ABD’nin İran’a saldırmasının eli kulağındadır, bizim tarafımız da belli olmuş olsun. İran’a karşı ABD’den füze alalım, daha da merak etmeyin fikrimiz nedir diye!
  3. “Gemi değil gemicik” gibi füzelerin fiyatı “7-8 milyar değil 1.3 milyar dolar”cık.

Bu mesajdan komşularımız ne anlasın? Müthiş barışçıl uluslararası ilişkiler politikaları, “güçlü devlet, güçlü ordu” düzeltmeleri nerede kaldı?

Erdoğan son dönemde ağzından çok şey kaçırmaya başladı. Görmek isteyene.

Bağış, Bono’ya Köprüyü Bağışladı

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 25 - 2009

Egemen Bağış yine yaptı yapacağını. Kendisine vaktinde çok yüklendim “lavuk” diye nitelendirerek ama bunu (TDK tanımına bakarak söyleyebilirim ki) fazlasıyla haketmişti de. Bugün ise Bağış, pazarlama başarılarını(!) Türkiye ve AB dışına taşıyarak müzik piyasasına bulaştırdı. Sayesinde bugünden itibaren herkes Bono ve Boğaz Köprüsünde olması ihtimali uydurulan U2 konserini konuşacak.

Peki bu başarı Egemen Bağış’ın başarısı mıdır? Bu bir başarı mıdır? Ya nedir?

Bono, müzikseverlerin yakından tanıdığı, müziği, politik duruşu ve tavırlarıyla yalnızca bir değil 2-3 nesili etkilemiş fakat müzikal olarak sönmekte olan bir dünya yıldızı. Hatırlarım, U2′yu çılgınca dinlediğim dönemde, 2000 yılı civarında, U2 Türkiye’ye gelecek haberleri çıkmış, sonra iptal olmuştu. Sonra düzenli olarak 2-3 senede bir benzer haberler ve iptaller oldu. Sanılanın aksine hiçbirisinde gerekçe para, ilgi azlığı veya yer sıkıntısı değildi. Yalnızca benim hatırladığım kısmı 2000 yılından bu yana olan bu yolculuk boyunca, düzenli olarak resmen açıklanan tek gerekçe “Türkiye’nin insan hakları karnesinin kırıklarla dolu olması” idi.

Anlayacağınız Bono 10 senedir Türkiye’ye “insan hakları fakiri” olduğu için gelmiyor.

Aynı Bono, herhalde demokratik açılımı duymuş olsa gerek, seneye Türkiye’ye gelecekmiş. İşin ilginci, olayın buraya kadarki kısmının Egemen Bağış’la hiçbir ilgisi yok. Yani Bono normal şartlarda (yine son dakika iptal edilmedikçe) zaten 2010′da Türkiye’de konser verecekti. Kendi sitelerinde açıklanmış ve kesinleşmişti.

Bu noktada Egemen Bağış, Bono ile (nerede ve nasıl olduğunu hiç sormayın) bir ortamda bir araya geldi ve sonrasında aralarında geçen konuşmayı bize basın aracılığıyla aktardı. Egemen Bağış’ın kendi anlatımına göre Bono ona Türkiye dendiğinde aklına “Crossroads” (kesişim noktası, kavşak) sözcüğünün geldiğini söylemiş. Her ne hikmetse 10 yıllık bahane “insan hakları fakiri”, yerini resmi T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı sloganlarından olan “Crossroads”a bırakmış. (Bu “esinlenme” dolayısıyla “crossroads” Bono’nun yakıştırması mı Bağış’ın abartması mı bilemiyoruz.) İşte tam bu noktada Egemen Bağış ve meşhur “lavuk” sözleri devreye girmiş ve Boğaz köprüsünde konser sözü vermiş. Bono da buna çok sevinmiş.

Olayı siyasi olarak incelersek reklam açısından güzel bir hamle olduğunu kabul etmek gerekir. Köprüdeki masa tenisi hareketinden daha etkili olacağı kesin. Fakat bunu ayarlamak neden Turizm ve Kültür Bakanı’na değil de AB Başmüzakerecisi Bağış’a düştü? Hangi yetkiyle neyin sözünü verebildi acaba? Başbakan’ın “Türkiye’yi pazarlamak” söyleminden güç buldu herhalde.

Olaya müzik anlamında bakarsak durum daha vakim oluyor. Halihazırda müzik dünyası tarafından U2′dan daha eski olmasa da an itibariyle çok daha önemli isimler ve gruplar Türkiye’de konser verdi. Hiçbirisine de hiçbir yetkili “stadyum kesmez seni, sen gel köprüde konser ver” deme gereği duymadı. Bu açıdan bakınca da durumun müzikal temsil veya kültür elçiliğinden çok siyasi bir reklam malzemesi olduğu çok açık şekilde ortaya çıkmış oluyor.

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular