okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Archive for the ‘Yazı Dizisel’ Category

1 Dakika Ayırın, Fikir Farkı’na Oy Verin!

Posted by Ufuk Erdoğmuş On April - 14 - 2010

Haber ve gündem ile ilgili yazılarımı artık Fikir Farkı’nda yazıyorum hatırlarsanız. Fikir Farkı’na 2010 Blog Ödülleri “NTVMSNBC Haber-Gündem Kategorisi” altında 1 dakikanızı ayırıp oy verirseniz beni ve siteyi takip eden diğer herkesi çok sevindirmiş olursunuz.

Şimdiden teşekkür ederiz.

Doğrudan oy vermek için tıklayın:

http://2010.blogodulleri.com/frame/show/fikir-farki-1334

Yazılarımla Taşınıyorum!

Posted by Ufuk Erdoğmuş On March - 9 - 2010

Bugünden itibaren yazılarımın çoğunu Fikir Farkı .com sitesine yazacağım.

Site teması gereği kişisel yazılarımı, Fransa ile ilgili maceralarımı yine buradan yazmaya devam edeceğim fakat genel yazı tarzım birebir örtüştüğü için gündem ile ilgili ve fikirsel yazılarımı “Fikir Farkı”‘ndan takip edebilirsiniz.

Hepinizi “Fikir Farkı”na da beklerim. :)

Kavram Karmaşası: Demokrasi

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 8 - 2009

Ülkemizde ancak son yıllarda kullanımı moda olmuş olsa da, “demokrasi” tanımı aslında yüzyıllardır politikacılar tarafından sündürülmekte.

“Demokrasi” ile ilgili rivayetler sayısız. Demokrasi ne bir yönetim biçimi ne de belirgin bir uygulama olmamasına karşın, siyasette sıkça bu özelliklere sahipmişçesine kullanılıyor. Herhangi birisi çıkıp herhangi bir fikri “demokrasi için” net bir şekilde savunabiliyor. Yaratılan bu kavram karmaşası yüzünden de “demokrasi” çoğu zaman, kulağa hoş gelen boş sözlere alet edilip, kirletiliyor.

Aslına bakarsak, “demokrasi” eski yunanca “dimokratia” yani “halkın iktidarı” anlamına geliyor. Bir başka deyişle, demokrasi demek “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demek. Bunun dışında ne ayrıntılı bir tanımı ne de karmaşık bir yapısı yok bu meretin.

Sözcük anlamlarını kurcalamaya devam edersek, “cumhuriyet”in de aslında”demokrasi” ile bir çeşit ortak anlam taşıdığını görürüz. Sonuçta Cumhuriyet de “cumhurun iktidarı” anlamına geliyor. Fakat her ne hikmetse Türkiye’de Cumhuriyet tanımı tartışmaya, sündürülmeye, sağa sola çekilmeye açık değilken, demokrasi tanımını herkes işine geldiği gibi yapabiliyor. Hak vermek gerek, çünkü kullanım alanına baktığımızda da yaygın olarak Cumhuriyet’in bir yönetim biçiminin ismi, Demokrasi’nin ise adeta bir düşünce biçimi olarak kullanıldığını görüyoruz. “Demokratik” sözcüğü de bu biçime uygun yapılan işler ve bu şekilde geliştirilen fikirler için kullanılan bir sıfat (veya zarf) olmuş oluyor.

Gelgelelim bugünkü içeriğiyle demokrasinin evrimleştiği son evrensel haline. “Demokrasi” tanımının tarih boyu süren evriminde son noktaya baktığımızda sözcük anlamından daha fazlasını barındırdığını görüyoruz.

Sanılanın aksine, demokrasi halkın çoğunluğunun istediği neyse onu yapmak değildir. Bu yanlış yaklaşım ilk kez bu son dönemde Türkiye’de kullanılmadı. Sivri bir örnekle sündürmenin boyutlarını gözler önüne sermek istersek Hitler’in “demokratik söylemleri” işaret edilebilir. Yüce Alman ırkına demokrasi vaatleriyle, o dönem halkın çoğunluğunun isteklerini yerine getirdiği gerekçesiyle yapılanlar tarihin en önemli olayları arasına girdi. Yalnızca bu örnekle bile açıkça akıl yürütülebilir ki halkın çoğunluğunun isteğini yerine getirmek demokratik olmak demek değildir.

Başka bir yanlış da “demokrasiyi yaymak” anlayışının kendisidir. Bu silahı en sık ve yüzsüzce kullanan ülke ABD olmakla birlikte, küresel para piyasalarının kodaman ülkeleri ve birlikleri de elbette ki bu anlam kaymasının arkasında durmuşlardır. Halbuki kendine göre doğru olanın cebren ve/veya hileyle yayılması sürecine demokrasi denemez. Bu yaklaşım zaten diğer ülkeyi ve halkını küçük görmek ve hiçe saymanın ötesinde, kendini üstün görmekten başka bir şey değildir. Bir çeşit faşism, daha da ileri giderse ırkçılıktır.

Bütün bu yanlışları düzeltmek gerekirse söyleyebiliriz ki; evrensel tanımıyla gerçek demokrasi, her halkın en ufak azınlığını dahi, kim olduğu farketmeksizin dikkate almaktır – ki bu da Dünya üzerindeki bireylerin tümüdür.

Fikirsel boyutun ötesine geçip uygulamada evrensel bir yol çizmeye kalktığımızda ise kafalar karışabiliyor. Dünya tarihinin çeşitli zamanlarında, değişik bölgelerde, sayısız şekilde farklı “demokratik uygulama” istismarları karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla evrensel bir demokrasi yaklaşımından bahsedebilsek de, uygulamada evrensel bir demokratik yönetim tanımı yapmanın imkanı yok .

Bütün bunları düşündükten sonra farkederiz ki gerçek bir demokrasiye sahip olmak için tek yol; “Demokrasi”nin olaya göre uyarlanan bir bahane olarak siyasi iktidar malzemesi değil, yaklaşım olarak yaşam biçimi haline gelmesidir.

http://msp261.photobucket.com/albums/ii73/MsOneLove/Peace/world.jpg

Kavram Karmaşası: Muhafazakar

Posted by Ufuk Erdoğmuş On May - 20 - 2009

Politika sohbetlerinin temel bazı terimleri vardır. Bu terimler zamanla herkesin kendine göre yorumlaması sonucu garip bir şekilde anlamsal olarak ucubeleştirilmiş, herkeste kendi yorumuna göre bir duygu uyandıran sözcüklerdir. İşin ilginci, bu sözcüklerin herkes tarafından kendi yorumladığı anlamda kullanılması sonucu olarak artık siyaseten belirginleştirici ve ayırıcı olamaktan da çok uzak kalmış olmasıdır.

“Muhafazakar”, “Milliyetçi”, “Solcu”, “Demokrat” gibi popüler sıfatlar başta olmak üzere sayısız terimin anlamı zamanla yerine göre şişirilmiş veya söndürülmüş, seyreltilmiş veya çarpıtılmış, eğilip bükülmüş, çiğnenmiş… Bugün ise hala sindirme mücadelesi veriyoruz. Bu kavram karmaşasının içerisinde boğulmamak için verdiğim kişisel mücadeleyi de örnekler üzerinden teker teker giderek bir yazı dizisiyle paylaşmak istiyorum.

Ben bir muhafazakar mıyım?

Muhafazakar olmak nedir? Kimdir muhafazakar adam? Neyi muhafaza eder? Muhafazakar olmak siyasi bir duruş, bir “dünya görüşü” ise Dünya’daki her muhafazakar aynı hayali mi kurar?

Öncelikle TDK’ya göre muhafazakar (Arapça ve Farsça) sözcüğünün Türkçe karşılığı “tutucu”dur. Muhafaza ise “koruma” anlamına gelir. İşte daha buradan anlam karmaşası bizi içine alıveriyor.

Halk arasında “yobaz” ve “gerici” kelimelerinden bir adım daha yumuşak bir tanım olarak “tutucu” kelimesi sıkça kullanılır. Geri kafalı veya yeniliğe açık olmayan anlamında, bir çeşit aşağılama veya yetersiz görme ifadesidir genel anlamıyla. Öte yandan “muhafazakar” olmak gurur vericidir. Geleneklerin, kültürün, değerlerin “koruma” altına alınmasını destekler “muhafazakar”. Her ne hikmetse, iki sözcük aynı olmasına rağmen, “muhafazakar” adamla “tutucu” adam aynı kişi değildir.

Bu kavram karmaşası dahilinde “tutucu”, yani “muhafazakar” olmak yeniliklere açık olmamaksa, ben bir muhafazakar değilim.

Halbuki Türkiye’de muhafazakar olmak çoğu batı ülkesine oranla çok daha kolaydır, çünkü bizde muhafazakar olmak için binbir yol vardır. Dindar olma anlamında, Türk kültürünü yaşatma anlamında, cumhuriyet değerlerini savunma anlamında, etnik kökenlerini koruma anlamında, Osmanlı’ya dönme anlamında, Orta Asya’ya yönelme anlamında… Özetle bu kadar zengin bir kültür ve tarih yatağında istediğiniz beşiği gözünüze kestirip muhafazakar olabilirsiniz. Bugünkü koşullarda siyaset sahnesinde gördüğümüz partilerin tümü de aynen bu şekilde kendilerine göre bir muhafazakarlık tanımı yapıp muhafazakar olmayı başarabiliyor(!).

Bu anlam bolluğu içinde, kendi kültürünü, tarihini, dilini, değerlerini ve Cumhuriyeti’ni koruma görüşündeki birisi olarak, ben de bir muhafazakarım.

Muhafazakar olmak siyasetçiler tarafından sıkça dile getirilen siyasi bir yön, bir ülkü olarak gösterilmeye çalışılsa da buna anlam veremiyorum. Amerika’lı muhafazakarlar Hristiyan, Anglo-Sakson geleneklerini korumayı düşünürken bizim “siyasi muhafazakar” politikacılarımız ise buna zıt bir yaklaşım sergiliyor. Sırf bu bile aslında “muhafazakar” olmanın bir ülkü olmadığını ispatlar bana göre.

Bütün bu düşünce yumağında sanırım muhafazakar olmak yalnızca bir sıfattır. Bana göre Küba’lı Komünistler, Amerika’lı Cumhuriyetçiler ve İsrail’li Siyonistler’in tek ortak yanı da bu sıfatın yalın anlamı, yani kültürel açıdan koruyucu olmak olabilir. Bu şekilde baktığımızda da siyaseten belirgin bir yön belirtmeyen muhafazakarlık sıfatının gelişme veya ilerleme ile doğrudan bir ilişkisi olamaz. Sonuçta bakış açısını tanımlayan her sıfat, siyasi bir görüş değildir.

Muhafazakar olmak insani bir değer, kendini bilmek, özünü korumaktır.

"Kutlamalar" 1: Kaynaşmak (Yerel Yönetimlerin Görevi)

Posted by Ufuk Erdoğmuş On March - 6 - 2009

Geçen haftasonu, Fransa’nın Nis şehrinde 3 hafta kadar süren Mardi Gras (Şişman Salı) etkinliklerinin son iki gününe katıldık. Dünya’nın çeşitli yerlerinde Mardi Gras, Hristiyan geleneği olmaktan zamanla uzaklaşmış, ortak şenliğe dönüşmüş şekilde, genellikle hala tek gün olarak kutlanıyor. Nis ise bu kutlamaları tek gün olmaktan çıkartıp bir karnaval halinde yapan şehirlerden birisi.

Tamamen kişisel tahminimce, ticari marka oluşturma amacının dışında ayrıca Fransa’nın katı laiklik ilkesi sebebiyle bu karnaval Mardi Gras olarak değil de “Carnaval de Nice”, yani “Nis Karnavalı” ismiyle kutlanıyor. Noel zamanında da asılan süslerde çoğunlukla “iyi bayramlar” deniyordu, ki buradaki bayram sözü kutlama anlamında. Bu sayede Noele özel değil, Noel, Hannukah ve yılbaşını kutlayan herkes için ortak bir kutlama mesajı yapılmış oluyordu. O süsler de yine 3 veya 4 hafta kalmıştı.

Nis Karnavalı’nın içerisinde 3 değişik geçit yapılıyor. Gündüzleri “Çiçeklerin Savaşı” diye çevirebileceğimiz bol çiçekli geçit sırasında halk meydanlarda ve kutlamalar için kapatılmış ana yollarda toplanıyor, halkın arasından geçit arabaları ve maketleri geçiyor ve ortalıkta çiçekler uçuşuyor. Bir yandan da müzik çalıyor ve eğleniliyor. 2. geçit de gündüz geçen dev maketler. Maketlerin yüksekliği en az 3 veya 4 katlı bir bina kadar. Maketler hareketli ve o yılın temasına uygun olarak her sene farklı olarak hazırlanıyor. 3. geçit de özel ışıklandırma altında aynı maket geçitinin gece yapılan hali. Bu seneki tema “maskaralar kralı”ydı. Değişik ülkelerin kostümleri, değişik kültürlerin maskeleri ve sahne gelenekleri ile tasarlanmış dev maketler ve maketlerin arasındaki bando takımları, dansçılar vb. geçiti süslüyordu. Resimler için karnavalın resmi sitesine bakabilirsiniz.

Bu girişten sonra tabi ki rahat durmayıp, “gözlemlerimi nasıl Türkiye’ye aktarabilirim” derdimden dolayı fikirlerime geçeyim.

Karnaval alanında ilk etkilendiğimiz ayrıntı karnaval maketlerinin ve geçitteki kişilerin halkın içinden geçmesiydi. İçinden derken, sözlük anlamıyla içimizden. Maket gelince yana kayıyorduk ve dibimizden geçiyordu. Herkes maketlere dokunabiliyor, geçitteki kostümlü kişilerle resim çektiriyor, konfetileri ve sprey oyuncakları ile geçite musallat olabiliyordu. Hele bir de sprey ip vardı ki, zaten herkes baştan aşağı bu fosforlu iplerle kaplanmış oluyordu 15 dakika içerisinde. Bu ayrıntının önemi ise karnavala “dokunma” imkanını vatandaşa veriyor olması. İnsanların bir yere toplanması, geçiti izlemesi bile bir fayda ve kaynaşma ortamı yaratır elbette, fakat geçitle bir olmak, geçitin parçası olmak insana kendini karnavalın bir parçası olarak hissettiriyor. Stadyumda izlemekle yetindiğimiz bayram kutlamalarını düşününce halkı milli bayramlara katmanın sanırım en uygulanabilir yolu bu.

İkincil önemli nokta da bu tür kutlamalara gördüğüm kadarıyla yerel yönetimler tarafından verilen önem. Çok da doğru bir hareket. Amerika’ya ağabeyimi ziyarete gittiğim 3 ayda gördüğüm, yerel belediyenin (ki nüfusu çok az olan bir öğrenci kasabasıydı orası) her haftasonu meydanda halka açık ve bedava yaptığı gösteriler, film gösterimleri ve eğlencelerden çok etkilemiştim. Bizde çok az belediye bunu yapıyor. Ben henüz bir tek İzmir’de Foça Belediyesi tarafından düzenli olarak yapılanlara şahit olmuştum.

Yerel belediyelerin kutlamalarını düşününce aklıma yeni bir açılış için yapılan İbrahim Tatlıses veya Serdar Ortaç konserleri geliyor. Bunlar yine iyi örnekler. Bazı konserlerde adını sanını duymadığım “ünlü”ler bulunuyor. Halk konseri diye insanları bir meydana sıkıştırıp, vitrin mankeni gibi koydukları ünlüleri seyrettiriyorlar. Aslında neler yapılabilecek parayı şarkıcıya verip, insanları kutlamaya “dokundurtmadan”, uzaktan seyrettiriyorlar. Eminim ki eğer doğru düzgün kutlamalar yapılırsa, şarkıcılar sıraya girecektir sahne alabilmek için. Tıpkı eski İzmir Fuarı sahneleri gibi, belirli kutlamalarda sahneye çıkmak sanatçıların hedefi olacaktır.

Yerel belediyelerin temel görevi yaşanabilirliği sürdürmektir. Yaşanabilirlik tanımını ise her kim yapmışsa bize, yanlış yapmış. Yaşanabilirlik yalnızca bir yerden bir yere gidebilmek, elektrik ve suya kavuşmak değildir. Bunlar zaten temel gereksinimler. İlkokulu hatırlayın: “İnsan, düşünen, sosyal bir hayvandır.” İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğinin temel tanımı bu değil miydi? Yaşanabilirlik tanımında da işte bu kapsamda halkı düşündürecek ve sosyalleştirecek etmenler barınmalıdır.

Yerel yönetimlerin temel görevleri arasında halkı kaynaştırmak vardır. Değişik insanlar görmeyen kişi kendini “diğerleri” sandığı kişilerden soyutlar. Diğerlerinin aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu asla farkedemez. Tanımadığı kişilerle aynı ortamda bulunmayan kişi yabanileşir. Yalnızca tanıdığı kişilere güvenmeye, tanımadıklarından çekinmeye başlar. Yine sonucunda birilerinden soyutlanır. Bunlar çok doğal süreçlerdir.

Aslında insanları kaynaştırmak çok kolay. Tek eksiğimiz, çoğu zaman olduğu gibi, sabır. İnsan hızlı öğrenen, fakat yavaş değişen bir varlık. Değişik tatları, değişik insanları, değişik deneyimleri sunup, sabırla hazmedilmesini beklemek gerekir.

.

Muhtemelen devamı için 1 yazı daha gelecek…

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular