okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

Melih Kral Çok Yaşa!

Posted by Ufuk Erdoğmuş On March - 3 - 2010

Uzun zamandır oğlunun Ankara futbol mafyası maceraları sebebiyle gölgede kalan İ.Melih Gökçek isyanlarda. Dün açıklanan kararla Ankara toplu taşıma ücretlerinin yüksek olması şikayeti haklı bulundu ve idari mahkeme tarafından “yarıya indirilmeli” kararı verildi (Bkz. haber). Konu hakkında uzman idari mahkemenin kararına göre Melih Gökçek yönetimi toplu taşıma konusunda halkın zararına fiyatlandırma yapıyordu. “Kamu yararını gözetmek” mahkemenin görevi olduğundan bu yanlışın düzeltilmesi uygun görüldü.

Melih Gökçek her zamanki üslubuyla geniş ve yuvarlak cümlelerle kararı eleştirirken, mahkemenin böyle bir yetkisi olmaması gerektiğini, fiyatlar yüksekse halkın seçimde bunun cezasını vereceğini söyledi. Çok tanıdık bir söylem değil mi?

Peki seçime kadar ne olacak? Ya da bu basit bir örnek olduğu için kulağa hoş gelse de, dava teknik veya mühendislik bir dava olursa ne olacak? Kuvvetler ayrılığının gereği olarak yürütmenin bir de bağımsız denetim organı olmalı. Yoksa Cumhuriyet diye bir şey olmaz, Krallıktan farkı kalmaz. Gerçi Melih Gökçek’in çoktan Ankara Kralı olduğunu zannettiğini yazıp duruyorum ya, o ayrı mesele. Sonuçta ne olursa olsun denetim amaçlı yüksek yargının yürütmenin kararlarını “halkın çıkarı için” takip etmesi hayati bir ihtiyaçtır.

Örneğin, Melih Gökçek 15 yıldır Ankara’da o kadar çok kaçak bina, bilime ters yol yaptı ki, bu konularda da kaybettiği davaların haddi hesabı yok. Bunun cezasını vatandaşın vermesini bekleyemeyiz. Konuyu bilen, uzman kişilerin görevidir bunları değerlendirmek. Benim, senin veya mahallelinin değil.

Melik Gökçek yine yuvarlak, kulağa hoş gelen sözlerle, son dönemin yargıya çamur atma akımını da arkasına alarak açıklamalarını sıralamış. Halbuki Şebnem Ferah’ın dediği gibi, başkasına çamur atmaya kalkarsan önce kendi elin kirlenir…

Gökçek’in eli çamura bulaşalı kim bilir kaç yıl oldu…

Türkiye’de Bir İlk: Naylon Torbasız Belediye

Posted by Ufuk Erdoğmuş On December - 23 - 2009

Şahsen resimdeki Belediye başkanının adını (Selami Öztürk), sanını, İstanbul’da yaşamamış olduğumdan olsa gerek hiç duymamıştım. Fakat bugünkü habere göre kendisi Dünya’da her belediyenin onyıllar önce atmış olması gereken bir adımı, Türkiye’de ilk atan Belediye Başkanı olarak dikkatimi çekti.

(Bkz. Kadıköy’de 1 Mart 2010′dan itibaren naylon poşet kullanılmayacak.)

Darısı bakkalın, çakkalın, süpermaket ve hipermarket zincirlerinin başına. Bari parayla satıverin Avrupa’da mecburiyetten yaptıkları gibi. Bak bakalım o zaman fileler, pazar torbaları nasıl hayatımıza geri dönüyor.

Son bir senedir aynı 3 torbayı dağ gibi alışverişler için tekrar tekrar kullandığımdan biliyorum, bedava uyduruk naylon torba dağıtmanın hizmetle yakından uzaktan alakası yok. Hizmet, verdiğin malın kaliteli olmasıdır, torba olsa bile. Tahminimce aynı torbaları daha senelerce kullanırım.

.

Haberi okuduktan sonra yazmadan önce kendi kendime dedim ki “yahu bir bakayım hangi partidenmiş, AK Parti’dense iyi olur, adamlara hep yükleniyoruz, sonra demesinler iyi şeyleri yazmıyor hiç diye…” Maalesef değilmiş. Merak eden varsa diye önemsiz bir ayrıntı da olsa ekleyeyim, CHP’liymiş.

Şimdi bunu yazarak durduk yere AK Parti’ye yüklenmiş olmadım mı? Oldum, ama ne yapayım, adamlar belediyecilikte gerçek anlamda geleceğe yatırım olacak kadar önemli bir şey yapsın onları da işaret edelim. Yalnız heryere asfalt dökmekle hizmet olsaydı, İzmir’de 1964-73 yıllarında başkanlık yapmış meşhur “Asfalt Osman” döneminden hala şikayet ediliyor olmazdı…

.

Şimdi de Selami Öztürk’e isim takmasınlar da… Kağıt Selami, Poşet Selami… Olmuyor yani.

Bunun da Sorumlusu Küresel Isınmaymış!

Posted by Ufuk Erdoğmuş On September - 10 - 2009

Trakya ve İstanbul’da yakınlarını kaybeden herkesin başı sağolsun.

Onyıllardır yapılan yanlışlar, Özal’ın meşhur “benim memurum işini bilir” anlayışıyla dikilmiş kaçak yapılar, serbest piyasa ve sermayeye dayalı “küresel” düzenin Türkiye’ye girdiği ilk yıllardan beri süregelen köşe dönme merakı ve bugünkü belediyenin en azından hasarı azaltmak için yapmış olabileceklerin hepsi yıllar boyunca birikerek bugünkü kayıplara yol açtı.

Muhalefet doğal olarak kayıpları olan halkın sesi olmak durumunda. İsyanlarını belediye başkanı Topbaş ve vali Güler’e yönlendiriyor, istifa çağrısı yapıyorlar. Her ne kadar alınabilecek önlemler, 15 yıllık İstanbul yönetimi süresince geliştirilebilecek altyapı düzenlemeleri oldukça fazla olsa da bugün kayıp yaşamış olmamızın bir sebebi de yağmurun şiddeti. Bu açıdan bakarsak aslında farkederiz ki bu kadar şiddetli bir yağmurda felaket yaşanmış olması normal karşılanabilir. Ancak yine de hasarın azaltılamamış olmasının sorumluluğunun üstlenilmiş olması gerekirdi. Bütün bu olaylar süresince sinirlerimi en çok yıpratan mesele de bu, yani hem valinin hem de belediye başkanının ne bir sorumluluk, ne bir pişmanlık duymuş olmasıydı.

Vali “kaç kere söyledik yağmurda arabayla çıkmayın diye, dinlemediler” havasında neredeyse hayatını kaybedenlere fırça atıyor konuşmalarında. Belediye başkanı “Amerika’da ve Avrupa’da da böyle felaketler oldu, tek sorumlu doğaya kafa tutan insanoğlu ve küresel ısınma” diyerek ne idüğü belirsiz bir yöne konuyu çekiyor.

Küresel ısınma hala tartışılıyor olmasa en azından kısmen geçerli bir bahane olduğundan içim daha az yanacak. Ama o konuya bu yazıda tekrar girmesek daha iyi olacak sanırım…

Ne olursa olsun, herhangi birisi çıkıp adam gibi “biz bazı düzenlemeler yaptık, ama yeterli olmadı. Bir dahaki sefere aynı kayıpları yaşarmamak için elimizden geleni yapacağız. Özür diliyoruz.” deseydi, herhalde kimse ne kızabilirdi ne de istifaya çağırabilirdi. Ama yüzsüz bir yaklaşımla ölenleri suçlamak, küresel ısınmayı bahane etmiş olmak bile o derece önemli mevkide bulunan birisine yaraşmayacağı için tek başına göreve uygun olmadıklarının delilidir. Belediye başkanını geçtim, en azından geçmişinde benzer saçma beyanlar bulunduran valinin hükümet tarafından değerlendirilmesi, en azından uyarılması gerekir.

Sorunlarla karşılaştığımızda olayların neden ve nasıl geliştiğinden dersler çıkarıp en kısa zamanda yüzümüzü ileriye çevirmemiz, geç de olsa önlemleri almaya başlamamız şart. Fakat bunun da yapıldığından emin olamıyoruz.

Yaşanan bu sel felaketinden sonra en büyük korkum yaşanması her an beklenen ve neredeyse hiç önlem alınmayan büyük İstanbul depreminin yağmurlu bir güne denk gelmesi. Ne depreme ne de yağmura yeterince önlem alınmayan bir şehirde bakalım o zaman kim ne bahane bulacak…

"Kutlamalar" 1: Kaynaşmak (Yerel Yönetimlerin Görevi)

Posted by Ufuk Erdoğmuş On March - 6 - 2009

Geçen haftasonu, Fransa’nın Nis şehrinde 3 hafta kadar süren Mardi Gras (Şişman Salı) etkinliklerinin son iki gününe katıldık. Dünya’nın çeşitli yerlerinde Mardi Gras, Hristiyan geleneği olmaktan zamanla uzaklaşmış, ortak şenliğe dönüşmüş şekilde, genellikle hala tek gün olarak kutlanıyor. Nis ise bu kutlamaları tek gün olmaktan çıkartıp bir karnaval halinde yapan şehirlerden birisi.

Tamamen kişisel tahminimce, ticari marka oluşturma amacının dışında ayrıca Fransa’nın katı laiklik ilkesi sebebiyle bu karnaval Mardi Gras olarak değil de “Carnaval de Nice”, yani “Nis Karnavalı” ismiyle kutlanıyor. Noel zamanında da asılan süslerde çoğunlukla “iyi bayramlar” deniyordu, ki buradaki bayram sözü kutlama anlamında. Bu sayede Noele özel değil, Noel, Hannukah ve yılbaşını kutlayan herkes için ortak bir kutlama mesajı yapılmış oluyordu. O süsler de yine 3 veya 4 hafta kalmıştı.

Nis Karnavalı’nın içerisinde 3 değişik geçit yapılıyor. Gündüzleri “Çiçeklerin Savaşı” diye çevirebileceğimiz bol çiçekli geçit sırasında halk meydanlarda ve kutlamalar için kapatılmış ana yollarda toplanıyor, halkın arasından geçit arabaları ve maketleri geçiyor ve ortalıkta çiçekler uçuşuyor. Bir yandan da müzik çalıyor ve eğleniliyor. 2. geçit de gündüz geçen dev maketler. Maketlerin yüksekliği en az 3 veya 4 katlı bir bina kadar. Maketler hareketli ve o yılın temasına uygun olarak her sene farklı olarak hazırlanıyor. 3. geçit de özel ışıklandırma altında aynı maket geçitinin gece yapılan hali. Bu seneki tema “maskaralar kralı”ydı. Değişik ülkelerin kostümleri, değişik kültürlerin maskeleri ve sahne gelenekleri ile tasarlanmış dev maketler ve maketlerin arasındaki bando takımları, dansçılar vb. geçiti süslüyordu. Resimler için karnavalın resmi sitesine bakabilirsiniz.

Bu girişten sonra tabi ki rahat durmayıp, “gözlemlerimi nasıl Türkiye’ye aktarabilirim” derdimden dolayı fikirlerime geçeyim.

Karnaval alanında ilk etkilendiğimiz ayrıntı karnaval maketlerinin ve geçitteki kişilerin halkın içinden geçmesiydi. İçinden derken, sözlük anlamıyla içimizden. Maket gelince yana kayıyorduk ve dibimizden geçiyordu. Herkes maketlere dokunabiliyor, geçitteki kostümlü kişilerle resim çektiriyor, konfetileri ve sprey oyuncakları ile geçite musallat olabiliyordu. Hele bir de sprey ip vardı ki, zaten herkes baştan aşağı bu fosforlu iplerle kaplanmış oluyordu 15 dakika içerisinde. Bu ayrıntının önemi ise karnavala “dokunma” imkanını vatandaşa veriyor olması. İnsanların bir yere toplanması, geçiti izlemesi bile bir fayda ve kaynaşma ortamı yaratır elbette, fakat geçitle bir olmak, geçitin parçası olmak insana kendini karnavalın bir parçası olarak hissettiriyor. Stadyumda izlemekle yetindiğimiz bayram kutlamalarını düşününce halkı milli bayramlara katmanın sanırım en uygulanabilir yolu bu.

İkincil önemli nokta da bu tür kutlamalara gördüğüm kadarıyla yerel yönetimler tarafından verilen önem. Çok da doğru bir hareket. Amerika’ya ağabeyimi ziyarete gittiğim 3 ayda gördüğüm, yerel belediyenin (ki nüfusu çok az olan bir öğrenci kasabasıydı orası) her haftasonu meydanda halka açık ve bedava yaptığı gösteriler, film gösterimleri ve eğlencelerden çok etkilemiştim. Bizde çok az belediye bunu yapıyor. Ben henüz bir tek İzmir’de Foça Belediyesi tarafından düzenli olarak yapılanlara şahit olmuştum.

Yerel belediyelerin kutlamalarını düşününce aklıma yeni bir açılış için yapılan İbrahim Tatlıses veya Serdar Ortaç konserleri geliyor. Bunlar yine iyi örnekler. Bazı konserlerde adını sanını duymadığım “ünlü”ler bulunuyor. Halk konseri diye insanları bir meydana sıkıştırıp, vitrin mankeni gibi koydukları ünlüleri seyrettiriyorlar. Aslında neler yapılabilecek parayı şarkıcıya verip, insanları kutlamaya “dokundurtmadan”, uzaktan seyrettiriyorlar. Eminim ki eğer doğru düzgün kutlamalar yapılırsa, şarkıcılar sıraya girecektir sahne alabilmek için. Tıpkı eski İzmir Fuarı sahneleri gibi, belirli kutlamalarda sahneye çıkmak sanatçıların hedefi olacaktır.

Yerel belediyelerin temel görevi yaşanabilirliği sürdürmektir. Yaşanabilirlik tanımını ise her kim yapmışsa bize, yanlış yapmış. Yaşanabilirlik yalnızca bir yerden bir yere gidebilmek, elektrik ve suya kavuşmak değildir. Bunlar zaten temel gereksinimler. İlkokulu hatırlayın: “İnsan, düşünen, sosyal bir hayvandır.” İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğinin temel tanımı bu değil miydi? Yaşanabilirlik tanımında da işte bu kapsamda halkı düşündürecek ve sosyalleştirecek etmenler barınmalıdır.

Yerel yönetimlerin temel görevleri arasında halkı kaynaştırmak vardır. Değişik insanlar görmeyen kişi kendini “diğerleri” sandığı kişilerden soyutlar. Diğerlerinin aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu asla farkedemez. Tanımadığı kişilerle aynı ortamda bulunmayan kişi yabanileşir. Yalnızca tanıdığı kişilere güvenmeye, tanımadıklarından çekinmeye başlar. Yine sonucunda birilerinden soyutlanır. Bunlar çok doğal süreçlerdir.

Aslında insanları kaynaştırmak çok kolay. Tek eksiğimiz, çoğu zaman olduğu gibi, sabır. İnsan hızlı öğrenen, fakat yavaş değişen bir varlık. Değişik tatları, değişik insanları, değişik deneyimleri sunup, sabırla hazmedilmesini beklemek gerekir.

.

Muhtemelen devamı için 1 yazı daha gelecek…

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular