okuoku

"Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." – Mevlana

193∞

Posted by Ufuk Erdoğmuş On November - 10 - 2009

Atam, yol göstericim, örneğim,

Kaç yıl oldu önemli değil. Seni seven, senin yolunda ilerlemek isteyen insanlar hala seni özlediklerinden, sensiz nasıl da olmadığından bahsediyor. Halbuki “sensiz olmuyor” bahanesi ne kadar da senin düşünce yapından uzak bilmiyorlar.

Vaktinde “imkansız” denen nelerin başarıldığını, tarihte gerçekten benzeri olmayan bir gayretle 10 yılda nereden nereye gelinebildiğini ve bu gelişim sırasında nelerin aslında “olmadığını” bilmiyorlar mı acaba? Seni senin yaşarken bile direndiğin bir konuma koyup, kendileri gayret etmekten kaçmış olmuyorlar mı acaba? Sensizlik bahanesine sığınıp, teslim olmuş olmuyorlar mı Paşam?

Bugün de hala sokakta kime sorsan seni anladığını söyler. Bugün de hala bunların çoğu bağımsızlık nedir bilmez. Ama bugün de olsa, o bardağı taşıran son damla gelip çattığında o insanlar yine gereğini yapar, eminim.

Elin merhum Haiti Cumhurbaşkanı “tam bağımsızlığın” anlamını kavramış, senin yolunda yaşayıp vefat etmekten onur duymuşken, bizimkilerin senin yolunu abuk subuk yöntemlerle eş tutmaları ne kadar acı atam.

“Biz” için bağımsızlık artık konuşulmaz olmuş. Senle, ben olmuş, alet olmuşuz. Egemenlik yerine demokrasi denir olmuş. Medeniyet dediğin canavarı hala tek dişli sanmış, teslim olduğumuzu bile farketmemiş, çoktan unutmuşuz.

Halbuki biraz durup düşünseler. Biraz bilip gözleseler. Herkes bilecek ne kadar basit bir fikrin olduğunu, ve bu basitliğin ne kadar da kutsal olduğunu.

Ben ısrarla bildiğime inanıyorum. İnandığıma güveniyorum. Güvendiğime sarılıyorum.

Her ne olursa olsun, tam bağımsızlık için yaşıyorum.

Saygı ve sevgilerimle,

ufuk.

Büyük Adam, Zaman Tanımaz

Posted by Ufuk Erdoğmuş On February - 16 - 2009

“Büyük adam yoktur, doğru zaman vardır.” cümlesi aylar önce internette bir yerlerde birşeyler okurken gözüme takılmıştı. Tartışma sitelerinden birisinde birisi imza kısmına bu sözü iliştirmişti fakat ne kim olduğunu, ne nerede gördüğümü şimdi hatırlıyorum. Yalnızca bu sözün kafama kazındığını,geçen aylar içerisinde düşündükçe zaman zaman hak verdiğimi biliyorum. Bugünlerde tekrar aklıma geldikçe artık kısmen yanlış ve yetersiz olduğuna inandığım bu söze değinmek istedim.

Elimdeki en büyük örnek, en çok bilgi sahibi olduğum fakat hakkında pek az şey bildiğimiz Atatürk. Bahsi geçen söz kulağa her ne kadar hoş ve mantıklı gelse de Atatürk örneğinde, özellikle son aylarda okuduklarım ve izlediklerim ile dönem hakkında daha fazla bilgi edindikçe görüyorum ki “büyük” olmak zaman ve mekan tanımıyor.

Aylar önce, Osmanlı’nın Son üçyüz yılını anlatan yabancı kaynaklı bir tarih kitabını okumaya başlamadan önce o dönem, ardından gelen Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında aslında hepimizin azıcık bilgiye sahip olduğumuzun farkındaydım. Okudukça, izledikçe, inceledikçe bu bilgi yoksunluğu tokat gibi suratıma çarpmaya devam ediyor.

Herhangi bir konuyu ciddi anlamda incelemeye başlamadan önce hepimiz yalnızca bize sunulan genel bilgiler ve dayatılan fikirler kadarını biliriz. Konu ne olursa olsun. En basidinden yemek tariflerini annemizden öğreniriz, kitabından değil. Gastronomi okumadan, kaynağından incelemeden bilemeyiz hangi yemek aslen nasıl yapılır, veya bizim yaptığımız yemek aslen nedir. En özelinden, anamızdan, babamızdan, çevremizden alırız temel inancımızı, sorgulayana, araştırana kadar onların bize verdiğidir bizim inancımız. Çoğu kimse için de bu hayat boyu aynen devam eder, nesilden nesile de çarpık bir evrim ile sürer gider. Tarih için de durum fen bilgilerine benzerdir. Okulda öğretildiğimiz haliyle birşeyler bildiğimizi sanar, ayrıntılardan uzak, son bilgilerle yontulmamış, son haline de televizyon ve biraz okuryazarsak gazeteler ve internet tarafından yönlendirilmişhaliyle ulaşılmış gerçeksiler bildiğimizi sanırız. Tıpkı Newton kurallarının fizik bilimindeki yetersizliği gibi, çoğu tarih bilgimiz de gerçek fikir yürütme ihtiyacı doğduğunda yetersizdir.

Avrupa tarihi bilmeyiz, Osmanlı’nın çöküşünün örgüsünde bocalarız. Dünya ekonomi tarihi bilmeyiz, krizlerin sebebini anlayamayız. Dinleri bilmeyiz, bizimle aynı inançta olmayanları anlayamayız. Geleneklerin kökünü bilmeyiz, kültürel gelenekler ile din adetlerini birbirine karıştırırız… Örnekler uzar gider. Örneklere yerine göre kendim de dahil olduğum için içimi daha fazla acıtmadan bu öz yerme sürecini burada sonlandırıyorum.

Özellikle Nutuk’u okumaya başladıktan sonra iyice oturan fikrim ile söyleyebilirim ki değişik kaynaklardan okumadan önce bildiğim hikaye aslından çok uzak bir hikayeymiş. Duyduğum bir çok fikrin gerçekdışılığına gitgide ikna olmaya devam ediyorum her yeni kaynakta. Yok “Atatürk yapacaklarını baştan planlamamış”, yok “doğru zamanda Dünya’ya geldiği için bu kadar herşey yolunda gitmiş”, yok “halk özgürlük değil din için savaşmış”… Küçümseyen bu fikirlerin aksine diğer yandan da uçuşan fikirler bir dolu… “Atatürk herşeyi tek başına yapmış”…

Öğrenmenin yaşı yoktur derler. Umarım herkes, işin özünde bu uydurmaların hepsinin yanlış olduğunu öğrenir.

Gerçekten en şaşırdığım bilgi, Atatürk’ün bütün bu süreci ısrarla ve azimle en başından itibaren tasarlamış olması. Daha en başından ne yapacağı, nereye gideceği, hangi adımları hangi sırayla atacağı belli. Bunlar da bilinen gerçekler olduğu için zaten ısrarla her türlü “zararlı kişi” listesinde ismi geçiyor istila kuvvetlerinin elinde. Bu ayrıntı yeterince vurgulanmıyor diye düşündüğüm için burada özel olarak bahsetmek istedim. Bunu da elbette ki yalnızca tek taraflı kaynaklardan değil, yabancı ve yerli kaynakların hepsinden çıkarttığım için korkusuzca belirtebilirim.

Sonuç olarak en başa, bahsettiğim söze dönersek; nihai fikrim odur ki:

“Büyük adam vardır. Zamanı ne olursa olsun yapacağını başarır.”
Örnek olarak uygun koşullara rağmen yanlış hedeflerinden dolayı başarısız olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki, 2 meşrutiyet meclisi ve benzeri topluluklar verilebilir. Diğer tarafa baktığımızca ise daha da vahim şartlara rağmen başarmış birisi. Eğer yalnızca doğru zaman yeterli olsaydı, Jön Türkler en kolay vaktinde başarılı olur, bozuk eğilimlerini başarıyla sonuçlandırırdı.

“Doğru zaman da vardır.”
Çok tartışmaya gerek yok, zamanı gelen toplumsal hareketler “akan su yolunu bulur” kuralına dahil olur. Toplumsal hareketlerde birileri elbet öne çıkacaktır. Bu durum onları da “Büyük Adam” saymamıza engel değildir. Fakat “en büyük adam”ların hakkını yememek için bu durumu yalnızca toplumsal ihtiyaç ve zaman ile açıklamamalı, yiğidi öldürsek de hakkına el koymamalıyız.

.

not: Rastgele birisinin yazmış olduğu rastgele bir söz üzerine bu kadar uzun bir yazıyla kafa yorduysam özür dilerim. Bu da herhalde internetin laneti… Her cümle, içi dolu da olsa boş da olsa çığ gibi yayılıyor…

İkinci Kurtuluş Savaşı’na Kalmadan

Posted by Ufuk Erdoğmuş On January - 6 - 2009

Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık ki, ne görelim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz!..

Anonim de olsa, masal da olsa aslında geçen 70 yıl 2 ayda başımıza gelenin özeti bu sayılır. Ülke olarak konmuş hedefleri o ilk on yıldaki hızdan çok uzak, sanki az zamanda çok işler başaran biz değilmişiz gibi, sanki demir ağlarla yurdu ören biz değilmişiz gibi, olağan hızımızla ilelebet yavaşlayarak başarmaya devam ediyoruz. İlelelebet muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken şey sanki bilmeden, görmeden aynı yöne doğru gitmekmiş gibi, önümüzdeki dev duvarı artık iyice dibine girmiş olmamıza rağmen hala inadına görmeyişimiz, gösterilmeyişimiz marifetmiş gibi, bunca yıldır yapılan herşey sanki “devrin gerekleri” imiş gibi aldanarak geçti işte bir 70 yıl, ve 2 ay.

Düzen kurulmuş, düzeni kuran kişi bize başarısının sırlarını açık açık anlatmış, çeşitli yerlerde mesajları, püf noktaları vermiş. Biz gitmişiz her zaman yaptığımızı yapmışız. Kendini herhangi bir konuda inançlı sanmanın masum saflığına yenik düşmüşüz. Ne açıp kaynağını okumuşuz, ne de olayların gelişimine bakmışız. Bize söylenenle yetinip, o çok sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz inancımızı korumak için dost bildiğimiz fikir güvelerimize zarar verebilecek gerçekleri irdelemekten korkmuşuz. Üstüne üstlük bu acı durum yalnızca devlet işlerinde değil, inançlarımızdan yeme alışkanlıklarımıza, ekonomimizden futbolumuza kadar işlemiş. Değer verdiğimiz kavramlara en ufak şüphe konmasın diye öyle güzel alışmışız ki birilerinin bizi oyalamasına, yönlendirmesine, uyutmasına…

“Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur, müttefikimizdir. Onun bu dostluğuna bugün ihtiyarcımız vardır. Ama bir gün Sovyetler Birliği de Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanacaktır. Sovyetler Birliği içinden bizimle dini bir, dili bir, tarihi bir olan kardeşlerimiz vardır. Biz, o günlere hazır olmalıyız! Hazır olmak oturup beklemek değildir. Onlar bize gelemezler, biz onlara gitmeliyiz. Köprüler kurmak gerekir. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, kültür bir köprüdür” – Mustafa Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1933).

Sovyetler Birliği 1991 yılında parçalandı. Çoğu insanın ilk tepkisi 58 yıl önce bunu söylediği için, 58 yıl sonrasını öngörebildiği için, 58 yıl kimsenin o an gelene kadar inananamadığını o daha ortada ne fol ne yumurta varken söylediği için Atatürk’e hayranlık duymak oluyor. Hemen ardından yanılsamamız yine başlıyor. Hayranız, ona saygı duyuyoruz, dalıp gidiyoruz. Asıl anlatılmak isteneni, söylenenleri kaçırıyoruz.

Atatürk’ün asıl vasiyeti maneviydi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının iyiliği için verdiği öğütler, açıkça dile getirdiği isteklerdi. Biz bugün çoğunlukla “Nutuk” isimli yegane kaynağın yalnızca son sayfasını okullarda görüyor, ciltlere sığmayacak yorumlar çıkabilecek bir kitabı es geçiyoruz.

Birleşmiş Milletler gibi en üst düzey uluslararası birlik için bile “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız” diyebilmek için Dünya’nın en gelişmiş devleti olmak gerekmiyor aslında. Vaktinde Atatürk bunu yaptığında Türkiye Cumhuriyeti topu topu 10 yıllık bir devletti ve az zamanda ne kadar çok işler başarmış olsa da yine de çağa yetişme telaşı sürüyordu. Atatürk, ne devleti gelişsin ve kalkınsın diye böyle bir birliğe başvurdu ne de Türk halkının kendi başaramadığı bir şeyi birlik yardımıyla başartılmayı kabul etti. Gerek görmedi, yoktu da.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün “medeni” ve “gelişmiş” bilinen çoğu ülkeden önce bazı adımları attığını hatırlamak gerek. Dünya üzerinde hiçbir devlet her konuda önder olmamıştır fakat 10 yılda çoğu ilki gerçekleştirebilen de olamamıştır. Önemli olan asla çağı yakalamak değildir, önemli olan çağın önüne geçmek, ona şekil vermektir. Aksi takdirde olsa olsa kaderimiz kuklalık, kölelik veya sömürgelik olacaktır, ki yerine göre hepsi halihazırda barındırdığımız özelliklerdir.

Düştüğümüz yanılsama, seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannetmemiz. Yapmamız gereken ne sağa ne sola bakmak. İleriye gitmek için ne sağdan ne soldan kopya çekmemiz gerekmediği gibi, başkalarının “ileri” tarifini de kendimiz için kabullenmemiz cehaletten başka bir şey olamaz. Bunun en güzel örneklerini de bize dünyadaki yaygın parasal yapı sık sık veriyor. Burada da en başa dönüp her zamanki gibi sevdiceğimize bir dokunan olmasın diye görmezden geliyoruz.

Bu gidişle önümüzde iki ihtimal var; ya bir gün takılıp düşeceğiz ve başımızı taşa vurunca farkedeceğiz ki takıldığımız bize çelme takanlardan başkası değilmiş, ya da takılmadan hemen önce farkedeceğiz. Her iki durumda da ne yapacağımız o an oluşacak toplumsal tepkilerden başka şekilde belirlenmeyecek. Ya ikinci bir kurtuluş savaşını parasal ve manevi olarak vereceğiz ya da ilkinde devrin manda ve sömürge baskısında boğulmuş Osmanlı’nın hasta vücudunun ağırlığı altında savaşarak kazandığımız özgürlüğümüzü çağdaş mandacılara geri teslim edeceğiz.

Bugün ise yapabileceğimiz tek şey var, o da farkındalığımızı arttırmak. Kendi kendimize aslında büyük resim içerisinde hiçbir önemi olmayan konularda tartışarak değil, yapay savaşlar vererek değil, şişirme kahramanlar ve sahte düşmanların peşine düşerek değil… yalnızca bilgiyi arama dürtüsünü yayarak bizi bekleyen tehlikeden kurtulabiliriz. Bilgi değişken ve devingendir, tarih her zaman taraflıdır, haberler çoğu zaman eksik ve yetersizdir. Kalıcı olan tek kurtarıcı, aklımız, mantığımız ve araştırma dürtümüzdür. En hakiki mürşit yine ve her zaman yalnızca ilim*dir…

İlk adımı hepimiz zaten bilmiyor muyuz?

“İkra **.”

.

.

.

* İlim: Bilgi, ayrıntı, özellik, nitelik, hassasiyet anlamında kullanılmıştır.

** İkra : Arapça’da, okumak, tekrar etmek, yaymak, ilan etmek, yaklaşmak/yakınlaşmak anlamlarına gelen Qara’a sözcüğünden türemiş emir kipi içeren sözcük. Hz. Muhammed’e inen ilk vahiydir. Genel olarak sadece “oku” anlamıyla bilinir.

Son Yorumlanan

    • Arşiv

    • Konular